Ramazan Bayramı’nın adı “Şeker Bayramı”, Kurban Bayramı’nın adı “Kavurma Bayramı” olmamıştı daha…

Kurbanın et yemek için değil “Allah Rızası” için kesildiği yıllardı…

Her ne kadar devlet, on günlük bayram tatilleri vermese de bayramın manevi havası haftalar öncesinden hissedilmeye başlardı o yıllarda.  

Önce bir Ramazan telaşı başlardı tüm insanlarda...

Her türlü iftarlık hazırlığı günler öncesinden tamamlanırdı zevkle.

Biz çocuklarda ayrı bir telaş olurdu Ramazana yönelik.

Orucu üçlemenin hesabı yapılırdı ince-ince…

Üç oruç başında… Üç oruç ortasında ve üç oruçta sonunda...

Üçlemek denirdi buna.

Ve tutulacak oruçların satışı için aile büyükleri ile pazarlıklar başlardı en safından…

Çocukları oruç tutmaya alıştırmak için tuttukları oruçlar satın alınırdı genellikle büyükler tarafından…

Biz çocuklarda hep bir sahura kalkma kaygısı olurdu o yıllarda. Sahurda neler yendiğinin merakından…

Tatlı bir meraktı bu…

Kalkılır sahura, her zamankinden farklı bir şeyler yenmediği görülür ve geri yatılırdı gizliden.

Ama aynı kaygı her gece yaşanırdı yinelenerek.

* * *

Elektriğin olmadığı yıllardı…

Sahur gaz lambası ışığında mutfakta yanan sobanın etrafında yapılırdı genellikle.

Soba soğuk olduğundan değil yemek pişirmek için yakılırdı daha çok…

Öğleden sonra iftar telaşı başlardı tüm evlerde ve tüm herkeste.

Bugünün aksine hemen-hemen herkes oruç tutardı.

Bugünkü gibi kimse açıktan orucunu yemezdi “Allah’tan saklamadığımı sizden mi saklayacağım” pişkinliğiyle!

Orucun gizliden yendiği yıllardı…

Yani tutanda saygı gösterirdi oruca o yıllar da, yiyen de…

İftara yakın komşu kapıları çalınırdı elleri tabaklı çocuklar tarafından. Evden eve üstü kapalı tabaklar gidip gelirdi sıklıkla.

Evde pişenler komşulara gönderilirdi tadımlık…

Bu nedenle sofralarda çeşit bol olurdu genellikle.

Ezan minareye çıkan imamların çıplak sesinden dinlenirdi bugünün aksine.

Önce top atılırdı…

Birkaç dakika sonrada ezan…

Ezanı duymadan kimse orucunu bozmazdı vakit dolmadı diye…

Ezanı dinlemek evin en küçük çocuğunun göreviydi genelde…

Arefe-şerefe günleri bayram öncesi en vazgeçilmez günlerdi.

Her evde mutlaka bir çörek telaşı yaşanırdı bu günlerde.

Leğenlerce hamur yoğrulurdu gün öncesi.

Bayram sabahı erkenden kalkılır ve yıkanırdı sonra eller merakla…

Bayram sabahı büyüklerin namazdan dönüşü beklenirdi hep birlikte…

Kahvaltının ardından “Bayramlaşma” başlardı her evde.

Eller öpülür harçlıklar alınırdı köyün köhne bakkalında harcanmak üzere…

* * *

Dedik ya başta: Ramazanlar “şeker”, kurbanlar “kavurma” bayramı olmamıştı daha.

Ne şekerin ne de kurbanın karaborsası vardı o yıllarda.

Ramazanlar paylaşım günüydü o günler...

Bayramlar bayram gibi yaşanırdı...

Bayram demek tatil demek değildi...

Üç günlük bayramlar daha fazla tatil yapılsın diye hafta sonları ile birleştirilip dokuz gün tatil yapılmazdı.

Yani bayramlarımız tatil için değil, gerçekten bayramdı bizler için.  

Peki, ne oldu bizlere?

“Bayramlar mı eskidi yoksa bizler mi yaşlandık!

Kuşkusuz bayramlar eskimedi...

Nefes almanın bayram olduğunu unuttuk!..

Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır oysa...

Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni yitirmemek…

Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır oysa...

Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak Bayramdır...

Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
Bunların değerini bilirseniz, değer bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur...”

İyi bayramlar...

Alıntı; Yaşamak Bayramdır-Can YÜCEL