Bundan yirmi iki sene evvel, Ferşat Yayınevi’nin de manevi yardımlarıyla "Abdülhamid Han ve Osmanlı-Yunan Muharebesi" adlı kitabı neşretmiştim. Bu eserin bana göre kaynağı Ziya Şâkir Soku'dur. Onun bu çalışması 1944'te neşredilmiş ve merhum Muallim Gücüyener neşriyat, bu kitaba nâşir olmuş. Ancak; 1944'ten 1989'a kadar geçen zaman diliminde, güzel Osmanlıcamızın evvelâ 1928'de Latin harflerine geçildiğinde, canına okunurken, TDK (Türk Dil Kurumu’nun) öz Türkçecilik adına, yapılan kültür katliamı, 45 sene sonra okuyacak genç neslin pek az bilinen, öte yandan ne hikmete(!) istinat ediyorsa, “1313/1897 Osmanlı-Yunan Muharebesi” diğer bir adıyla “Dömeke Meydan Muharebesi” de diyeceğimiz Yunanileri kahkari bir bozguna uğratan, Orduy-u Osmaninin Atina kapılarına dayandığında, Moskof Çarı’nın biz ettik, siz etmeyin diyen telgrafı Cennetmekân Sultan 2. Abdülhamid Hân’ın eline ulaşmasaydı ve o büyük dâhinin, telgrafı okur okumaz, çektirmiş olduğu yıldırım telgrafla, Alasonya Ordularının kumandanı Müşir Gazi Etem Paşayı durdurması, padişah-ı cihana yapılan "aman şevketlim bırakın Atina’ya dalınsın" dendiğinde, Koca Sultan'ın; muhteşem cevabı: "Bizi durduracak bir kuvvetle durmaktan ise, yakaran bir telgrafla merhamete gelip, durmamız, daha akıllıca bir davranıştır" oldu. Bu gün bu ifade daha iyi tefekkür edilmelidir” demişti.

Öteden beriki bu hal, 1699 Karlofça Antlaşması’yla başlamıştır. Pırıl pırıl zaferlerimiz, düşmanın uğradığı bozgun, konferanslar sonunda, aktedilen antlaşmalarda, savaş meydanı galibiyeti bize bırakılmış, fakat diplomasi masası, kefere-i fecerenin konferanslarda, bir ve beraberlikleri, mutavassıt devletler temsilcileri, bizim elçilik heyetlerini, ketenpereye getirip, masadan mağdur kaldırmayı her zaman başarmışlardır.

Meselâ; Yunanistan Osmanlı devletini hiçbir zaman yenemediği halde, bütün topraklarını bizden almak suretiyle genişlemiş, 1812'de Osmanlı devletinden istiklaliyet alma harekâtına başladıktan bu tarafa bugünkü toprak mesahasına 208 senede gelmiştir. Nitekim Eski Bakanlarımızdan Namık Kemal Zeybek Beyin 2011 senesi genel seçimleri esnasında yapmış olduğu açıklamasına göre, 2004'te bize ait olduğu söylenilen Bulamaç ve Eşek Adalarını almış, birini askeri üs, diğerini turizm tesisi olarak kullandığının yanında, Akdeniz’le ilgili görevlilerimize sorulan bu duruma, bu iki adanın ihtilaflı adalar olduğu şeklinde cevaplanmış, sorunun Dışişleri Bakanlığı’na sorulması tavsiye olunmuştur.

Diğer bir husus; bilindiği gibi, 1293/1877 Osmanlı-Rus Savaşı çok ağır bir mağlubiyetimizdir. Moskof, Yeşilköy’e kadar gelmiştir. Sulh Avrupa devletlerinin araya girmesiyle sağlanabilmiştir. Bu hengâmede İngilizler bu hususta çabalarını bahşiş niyetine Kıbrıs’ı talep etmişler, hariciyemiz bahşiş protokolünü hazırlamış ve Kıbrıs İngilizlere verilirken, protokolü okuyan Sultan Hamid, mor kalemle bir hamiş yazıp: "Kıbrıs, mülkiyeti hukuk-u şahanemde kalmak üzere, İngiltere’ye tuz parasına, altmış yıllığına kira ile verilmiştir" diye yazmak suretiyle elimizden tamamen çıkmamasını, böylece temin etmiş olduğunu zikretmiş olalım.

Sayın Demirel merhumun, bu ülkeye en mühim yardımı, 1999 senesi 27 Ocak’ta, "Osmanlı dönemine büyük yanlışlar izafe ettik. Onları aslı faslı olmayan suçlamalar ile milletin gözünden düşürme metodunu uygulayarak rejimi, nesillere kabul ettirdik. Artık; rejim kuvvetli bir hali iktisap etmiştir. Bundan dolayı bu yanlışları ortadan kaldıracak doğruların milletimize anlatılmasını sağlayacak imkânlar temin etmeliyiz" meyanında beyanlarda bulunmuştu. Fâkir-i pür taksir bendeniz, 1984'te “Abdülhamid Han ve Osmanlı-Yunan Muharebesi” adlı kitabımı Milli Gazete’de tefrika halinde neşrettirmiş ve Milli Görüş camiasının nazarı dikkatini çekip, adeta bizim böyle bir zaferimiz var hatırlatmasını yapmıştım. Sultan 2. Abdülhamid'in; 1293/1877 Rus savaşı mağlubiyeti sonrasında, iğne ile kuyu kazar gibi, ordumuza askeri mekteplerin ilk basamaklarından itibaren, seçtiği Prusya disiplin sistemi içinde, çağın gereği askeri mektepler programı talim ve terbiyesi ve de Avrupalı subay ve teknisyenlerin, pozitivist anlayışla yürüttükleri eğitim sonunda 1313/1897 yılına gelindiğinde, yani 20 sene sonra 1293/1877'deki feci mağlubiyetin ardından Dömeke Meydan Savaşı’nı zaferimizle tamamladığımızda, o dönemin batı askerlik âleminin büyük otoritelerince, Yunan kumandanlığının Dömeke hisar ve istihkâmlarını heyetlere gezdirdiğinde, bu askeri otoriteler: "Hiçbir güç, bu hisar ve siperleri altı aydan önce aşamaz" demişlerdi. Cennet mekan Sultan 2. Abdülhamid Hân; geçen 20 yıl zarfında öyle bir ordu tanzim etmişti ki; Dömeke Meydan Muharebesi’nin üçüncü gününde, Alasonya ordumuz, başlarında Müşir Gâzi Etem Paşa olduğu halde o hisarı da, o siperleri de, ayak paspasına çevirmişlerdi.

Ben bu çalışmanın 2. baskısı olan kitabın önsözüne kendisinden etkilendiğim tarihçi, gazeteci, yazar Ziya Şâkir Soku merhumun minnettarıyım. Kendisini her dem rahmetle anıyorum ve demekte ki, “Sultan Abdülhamid’in kendi iradesi ile açmış bulunduğu bu seferi zaferle buluşturduğu asla unutulmamalıdır!”

Günümüzde maalesef Sultan 2. Abdülhamid’e hangi sebebe müstenidse kendisine haksızca saldırıları gerek sosyal medyada olsun gerekse mütalaalarında yer almaktadır. Bilinmelidir ki, Sultan Abdülhamid’i, cumhuriyetimizi kuran nesli yetiştiren bir halife padişah olarak yâd etmek gerekirken onları bu yanlıştan sarfı nazar etmeye davet ederken, Yunanilere de, ada çalmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz diye sormadan kendimi alamıyorum. 9 Eylül 1922’de İzmir Kordon boyunu hatırlayınız diyorum. Güzel güzel komşuluk yapalım. Fiemanillah.