Martix serisinin dördüncü filmi olan "Matrix Resurrections" sonunda vizyona girdi ve izleme fırsatı buldum. The Matrix’i ilk izlediğimde inanılmaz keyif almıştım. O zamanlar “Acaba bir simülasyonda olabilir miyiz?” düşüncesi beni çok etkilemişti. Sonrasındaki devam filmlerinde hikaye biraz daha derinleşiyordu. Şimdi yaklaşık 20 yıl aradan sonra çıkan Matrix Resurrections'a değinmek istiyorum. Öncelikle "Matrix" denilince beklenti ister istemez çok yüksek oluyor. Film duyurulduğundan itibaren büyük bir heyecanla çıkmasını bekliyordum. Fakat böylesine muhteşem bir filmin devamında aynı kaliteyi korumaları zaten çok zordu diye düşünüyorum. O nedenle beklentilerimi dengelemeye çalıştım. Bu film, klasik bir geçiş filmi şeklinde tasarlanmış. Yani birinci filmi referans alıyor ve bize yeni şeyler pek sunmuyor. Aradan geçen yirmi yıldan sonra senarist ve yapımcıların nasıl bir hikaye tercih edecekleri gerçekten tahmin etmesi zordu. İlk üç filmin sonunda tüm hikayenin sonlandığını düşünüyordum. Trinity'nin öldüğünü zaten görmüştük. Neo'nun ölüp ölmediği ise belirsizdi. Fakat hikaye bana göre olması gereken noktada bitmişti. Film çıkmadan önce hikayenin gelecekte geçeceği duyurulmuştu. Bu da filmin bize yeni bir hikaye sunabileceğini düşündürüyordu.

Filmin başlarında Martix'in yeniden başladığını ve Neo'ya her şeyi unutturarak simülasyonun içinde tutmaya çalıştıklarını görüyoruz. Neo yaşananları anımsadıkça ona müdahale ediyorlar. Bu filmi, eski filmlerde yaşanan olayların yeniden yaşanması şeklinde tasarlamışlar. Eski filmleri anımsamak güzeldi fakat bunu çok fazla tekrarladılar. Yaşanan olaylar uzun bir süre neredeyse bire bir aynı gitti. Resmen eskisini biraz değiştirip yeniden yazmışlar! Filmin yaklaşık bir saatlik kısmı bize zaten bildiklerimizi ve izlediklerimizi yeniden göstererek ilerliyor. Ben ise yeni bir şeyler bekliyordum. Yeni bir macera, belki makinelere karşı yeni bir savaş, ne bileyim bu tarz şeyler işte. Filmin giriş kısmını çok uzun tutmuşlar. Başlarda çok sıkıldım ve sürekli kendime “Hadi artık bir şeyler yaşansın” diyerek izledim. 20 yıl sonra gelen Martix filminin odak noktasının Neo-Trinity aşkı olması hiç tahmin ettiğim bir şey değildi. Ne oldu insanlar ile makinelerin savaşına? Ne oldu Martix'ten insanları kurtarma mücadelesine? Ne oldu seçilmiş kişiye? Ne oldu Neo'ya? Matrix'e ne olmuş? Neo'nun uyanması, Matrix’ten çıkarılması vs. zaten biz bunları izlemiştik ya! İzlerken kimse “Abi biz bunu yirmi yıl önce çektik zaten” demedi mi? Neo, Trinity’ye karşı duygularını fark ediyor ve ona kendini hatırlatmak istiyor. Bu ne şimdi? Matrix resmen aşk filmi olmuş! Neo ile Trinity'nin yeniden bir araya gelmesi zaten herkesin istediği bir şeydi fakat bunu aşk temasını ön plana alarak yapmaları, bu konuyu işlemeleri çok yersiz olmuş. Neo’nun asıl odak noktası insanları Matrix’ten kurtarmaktı. O seçilmiş kişi ve aynı zamanda insanların umuduydu. Hikaye çok uzun süre kendini tekrar ediyor, yeterince gelişemiyor. Ancak finalde odak noktasını yakalıyor. Fakat o da seyirciyi hazırlamadan, iyi işlenmeden ortaya çıkıyor. Böyle olunca da film neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Neyse daha fazla olumsuz eleştiri yapmayacağım... Filmin iyi yönlerine gelirsek; aksiyon sahneleri bence başarılıydı. Bir de filmin karanlık sahnelerini sevdim. Bir efsane olması itibariyle Matrix'e duygusal bakıyorum. Maalesef kendisini çok sevsem de yıllar sonra gelen devam filmi beklentilerimin çok altında kalarak beni hayal kırıklığına uğrattı. Bunu unutmak istiyorum. Şimdi müsaadenizle gidip mavi hapı seçeceğim.