Muhterem okurlarıma bu haftaki yazımın Kıbrıs zaferi münasebetiyle
yazmış olduğum 415 sahifelik kitabımın 331 sahifesinde yer alan
yazımla huzurlarınızdayım ve Gâzi Atilla Çilingir Yarbayımın, Büyükkaymaklı ile alakalı hatıralarına dalalım efendim:

“Bize verilen hedefi ele geçirmiştik, ancak mahkûm ve yüksek olmayan bir arazide idik. Aslında hemen Doğumuzdaki Mücahid taburu da taarruza iştirak etseydi şimdi onların Büyükkaymaklı'da olmaları gerekiyordu. Fakat Tabur Komutanı kuvvetleri yeterli olmadığı gerekçesiyle tabura taarruz emri vermemişti. O halde, bu bölgede hala Rumlar olmalıydı. Diğer bölgelerden fasılalarla atış sesleri duyuluyordu. Demek ki bu bölge de azda olsa Rum askerleri mevcuttu... Hemen 500 metre kadar güneyimizdeki Rum askeri kampına benzer barakaların bulunduğu bölgede sıkı bir çatışma başlamıştı bile. O bölgeye hemen bir takviye birliği gönderdim. Kısa sürede kamp Rumlardan temizlenmişti... Rum kesimine
geçmek isteyen pek çok, sivil ve sivil kıyafete bürünmüş, Rum milli
muhafız askerleri de, esir alınmış ve sayıları gittikçe artıyordu. Bunlarda yeni bir sorun oluşturmuştu. Su ve yiyecek zaten çok
kısıtlıydı. Bunlar nasıl beslenecekti? Ayrıca içlerinde genç kız ve kadınlar çoğunluktaydı. Her an tecavüze uğrayan olabilirdi veya kadınlar kaçmak için askerlerimizi dişilikleri ile kandırabilirlerdi... Gece uyumaya başladığımda uykumu bölen civardaki çiftliklerin bağlı kalmış hayvanları acı acı bağrışıyordu. Sabah olunca hepsini birer birer serbest bırakmaya karar verdiğim sırada uyuyakalmışım. Sabah olduğunda bir cayırtı ile uyandık. Büyük Kaymaklıdan bulunduğumuz tarafa doğru ateş ediliyordu. Bu sırada o istikametten 4-5 kişilik bir grup erimiz bize doğru koşup geliyordu. İçlerinden bir tanesi ayağından vurularak yere düştü. Hemen ileri mevzilerimizden fırlayan iki erimiz yaralı arkadaşlarının yardımına koştular. Neyse ki, ölen olmamıştı. Hepsini yanımıza çağırdık. Bu saatte o bölgede ne yaptıklarını sorduk. Merak edip gitmişler, bir hayli içerilere kadar ilerlemişler. Köy hâlen boşmuş, ancak içerilerde Rumlarla karşılaşmışlar. Bu durum üzerine bölük komutanları Büyük Kaymaklı bölgesinin ele geçirilmesini istedi. Ancak tabur Komutanımız bir emir almadığımızı, o bölgeye yapılacak bir harekâtta ölü ve yaralı
verilirse, bunun sorumluluğunun bizlerde olacağını ve hepimizden hesap sorulacağını belirtti. İşte büyük bir fırsat böylece kaçırılıyordu!
Zira komşu birliklerle bir türlü irtibat kuramamıştık. Ne alayımız,
ne de diğer birlikler, ne de, tümen... Kim nerede bilen yoktu. Eğer
irtibatımız olsa ve en son durumumuzu anlatabilseydik, sanırım Büyük
Kaymaklı bölgesini ele geçirmemiz konusunda gerekli emirleri alırdık.
Ama nerden bilebilirdik ki, bu emri verecek olan Komutanlarımız şu
saatlerde Magosa’ya girmektelerdi ve Mehmetçik buradaki, “Kıbrıslı
Türklere de özgürlüğü getiriyor idi." Bir haylice esir vardı. Esirin
çok olmasının önemli bir sebebini birliklerimizin ele geçirdiği yerler
genellikle Rum tarafına geçmek için gayret gösteren Rumların,
elimizdeki yerlerden geçerken bize esir düşmeleri vukuu buluyordu.
Esir sayısı ziyadeleştikçe iaşe ve ibâte zorlukları aynı oranda
ağırlaşıyordu. Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar misâli;
Subayımız, Astsubayımız, Mehmetçiğimiz nesi varsa, Üsera
yani (esirler) ile paylaşıyordu. Buna mukabil, karşı tarafa yâni Rum'a
esir düşen, hayli eziyetten sonra şehadet şerbetini nûş ediyor,
işkencelere dayananlar ise, akl ve şuurlarını yitiriyorlar idi.
İstanbul işgalinde yerli işbirlikçi Osmanlı tabası azınlık olan Rum ve
Ermenilerin yaptıkları Kıbrıs' ta, târihin sahnesine bir defa daha
çıkıyordu. Sandallı ve Muratağa katliamları Yunan taifesinin, Müslüman milletimize karşı olan kan dökücülüğünün, Târih huzurunda bir defa daha nefretle anılacak vahşetin yeni bir delili daha olmuştu.”
Fiemanillah.