Bir toplumun kendisiyle ilgili en sık kurduğu cümlelerden biridir: “Bizde aile bağları güçlüdür.” Bu ifade kulağa güven verici gelse de artık şu soruyu sormadan edemiyoruz: Aile bağları gerçekten güçlü olduğu için mi ayakta, yoksa güçlü olduğu varsayıldığı için mi sorgulanmıyor?
Aile dediğimiz yapı yalnızca duygusal bir birliktelik değildir. Ekonomik, sosyal ve kuşaklar arası bir denge sistemidir. Sevgi bu sistemin temelidir ama tek başına yeterli değildir. Çünkü sevgi, yük paylaşımı olmadığında tükenir; yalnız bırakıldığında yıpranır. İşte tam bu noktada devlet politikaları belirleyici hâle gelir.
Bugün dünyada bazı ülkeler aileyi romantik bir ideal olarak değil, toplumsal bir gerçeklik olarak ele alıyor. Singapur gibi ülkelerde aile politikaları sadece çekirdek aileyi değil, geniş aileyle barışık bir yaşamı da destekleyecek şekilde kurgulanıyor. Kuşaklar arası dayanışmayı koparmayan konut politikaları, yaşlı bakımını aileden tamamen ayırmayan sosyal düzenlemeler ve ebeveynliğin yükünü paylaşan devlet destekleri bu yaklaşımın parçalarıdır. Çünkü şu gerçek kabul edilmiştir…Geniş aile zayıfladığında, çekirdek aile de uzun süre ayakta kalamaz.
Amerika örneği ise çoğu zaman “bireysellik ön planda” şeklinde anlatılır. Ancak bu bireysellik, sanıldığı gibi yalnızca kültürel bir tercih değildir. Amerika’da aileye değer verilmediği için değil, devletin aileyi destekleme rolünü sınırlayan politik tercihler nedeniyle aileler daha çok kendi imkânlarına bırakılmıştır. Federal düzeyde kapsamlı ebeveyn izinlerinin ve evrensel bakım sistemlerinin olmaması, aile bağlarını bireysel çözümlere mahkûm etmiştir. Bu durum geniş aile bağlarının zayıflamasını bir kültür meselesi olmaktan çıkarıp yapısal bir yalnızlaşma sorununa dönüştürmüştür.
Türkiye’de ise daha çetrefilli bir tabloyla karşı karşıyayız. Kültürel olarak geniş aileye değer verdiğimizi söyleriz; ancak sosyal politikalarımız çoğu zaman ne çekirdek aileyi ne de geniş aileyi gerçekten destekler. Anne olmak yüceltilir ama annelik sürdürülebilir kılınmaz. Baba aileyi ayakta tutan figür olarak görülür ama çocukla bağ kurabileceği zaman ve imkân tanınmaz. Büyükanneler ve dedeler ise aileyi ayakta tutan doğal destek mekanizmaları olmaktan çıkıp, sistem dışı çözümler hâline gelir.
Oysa geniş aileyle barışık bir yapı, çatışmayı değil dayanışmayı büyütür. Büyükanne yalnızca çocuk bakan biri değildir; aile hafızasıdır. Dede yalnızca yaşlı bir birey değil; kuşaklar arası denge unsurudur. Geniş aile, anne-babanın yükünü hafifletir, çocuğa aidiyet duygusu kazandırır ve aile içi yalnızlığı azaltır.
Aile bağları kendiliğinden güçlü kalmaz. Korunması, beslenmesi ve desteklenmesi gerekir. Devlet desteği tam da burada anlam kazanır. Bu destek bir lütuf ya da yardım değil, toplumsal huzura yapılan bilinçli bir yatırımdır. Aileyi yalnız bırakan politikalar, uzun vadede bireysel tükenmişliği ve toplumsal kopuşu artırır.
Bugün artık şu soruyu açıkça sormak gerekiyor: Biz aileyi gerçekten bir bütün olarak mı önemsiyoruz, yoksa sadece söylemde mi sahipleniyoruz? Çünkü güçlü toplum; yalnız bireylerden değil, birbirine yaslanabilen, kuşaklarıyla barışık ailelerden oluşur. Aileyi korumak ise sloganlarla değil, bu gerçeği gözeten sürdürülebilir politikalarla mümkündür.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EMİNE ÇİZMELİ ERİKEL
Aile Bağları Söylemle Değil, Politikayla Güçlenir
Bir toplumun kendisiyle ilgili en sık kurduğu cümlelerden biridir: “Bizde aile bağları güçlüdür.” Bu ifade kulağa güven verici gelse de artık şu soruyu sormadan edemiyoruz: Aile bağları gerçekten güçlü olduğu için mi ayakta, yoksa güçlü olduğu varsayıldığı için mi sorgulanmıyor?
Aile dediğimiz yapı yalnızca duygusal bir birliktelik değildir. Ekonomik, sosyal ve kuşaklar arası bir denge sistemidir. Sevgi bu sistemin temelidir ama tek başına yeterli değildir. Çünkü sevgi, yük paylaşımı olmadığında tükenir; yalnız bırakıldığında yıpranır. İşte tam bu noktada devlet politikaları belirleyici hâle gelir.
Bugün dünyada bazı ülkeler aileyi romantik bir ideal olarak değil, toplumsal bir gerçeklik olarak ele alıyor. Singapur gibi ülkelerde aile politikaları sadece çekirdek aileyi değil, geniş aileyle barışık bir yaşamı da destekleyecek şekilde kurgulanıyor. Kuşaklar arası dayanışmayı koparmayan konut politikaları, yaşlı bakımını aileden tamamen ayırmayan sosyal düzenlemeler ve ebeveynliğin yükünü paylaşan devlet destekleri bu yaklaşımın parçalarıdır. Çünkü şu gerçek kabul edilmiştir…Geniş aile zayıfladığında, çekirdek aile de uzun süre ayakta kalamaz.
Amerika örneği ise çoğu zaman “bireysellik ön planda” şeklinde anlatılır. Ancak bu bireysellik, sanıldığı gibi yalnızca kültürel bir tercih değildir. Amerika’da aileye değer verilmediği için değil, devletin aileyi destekleme rolünü sınırlayan politik tercihler nedeniyle aileler daha çok kendi imkânlarına bırakılmıştır. Federal düzeyde kapsamlı ebeveyn izinlerinin ve evrensel bakım sistemlerinin olmaması, aile bağlarını bireysel çözümlere mahkûm etmiştir. Bu durum geniş aile bağlarının zayıflamasını bir kültür meselesi olmaktan çıkarıp yapısal bir yalnızlaşma sorununa dönüştürmüştür.
Türkiye’de ise daha çetrefilli bir tabloyla karşı karşıyayız. Kültürel olarak geniş aileye değer verdiğimizi söyleriz; ancak sosyal politikalarımız çoğu zaman ne çekirdek aileyi ne de geniş aileyi gerçekten destekler. Anne olmak yüceltilir ama annelik sürdürülebilir kılınmaz. Baba aileyi ayakta tutan figür olarak görülür ama çocukla bağ kurabileceği zaman ve imkân tanınmaz. Büyükanneler ve dedeler ise aileyi ayakta tutan doğal destek mekanizmaları olmaktan çıkıp, sistem dışı çözümler hâline gelir.
Oysa geniş aileyle barışık bir yapı, çatışmayı değil dayanışmayı büyütür. Büyükanne yalnızca çocuk bakan biri değildir; aile hafızasıdır. Dede yalnızca yaşlı bir birey değil; kuşaklar arası denge unsurudur. Geniş aile, anne-babanın yükünü hafifletir, çocuğa aidiyet duygusu kazandırır ve aile içi yalnızlığı azaltır.
Aile bağları kendiliğinden güçlü kalmaz. Korunması, beslenmesi ve desteklenmesi gerekir. Devlet desteği tam da burada anlam kazanır. Bu destek bir lütuf ya da yardım değil, toplumsal huzura yapılan bilinçli bir yatırımdır. Aileyi yalnız bırakan politikalar, uzun vadede bireysel tükenmişliği ve toplumsal kopuşu artırır.
Bugün artık şu soruyu açıkça sormak gerekiyor: Biz aileyi gerçekten bir bütün olarak mı önemsiyoruz, yoksa sadece söylemde mi sahipleniyoruz? Çünkü güçlü toplum; yalnız bireylerden değil, birbirine yaslanabilen, kuşaklarıyla barışık ailelerden oluşur. Aileyi korumak ise sloganlarla değil, bu gerçeği gözeten sürdürülebilir politikalarla mümkündür.