Kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda hiçbir tereddüdümüz olmamalı. Bir kadın tehdit ediliyor, korkutuluyor veya şiddet görüyorsa devletin onu koruması gerekir.
Fakat bugün bu konunun başka bir tarafını da konuşmamız gerekiyor:
Erkeklerin mağduriyet iddiasını…
Özellikle boşanma sürecinde bazı erkekler; bir tartışmanın ardından evden uzaklaştırıldıklarını, çocuklarından uzak kaldıklarını, haklarında çeşitli iddialar ortaya atıldığını ve daha kendilerini anlatma fırsatı bulamadan “şiddet uygulayan erkek” olarak görülmeye başlandıklarını söylüyor.
Bu itirazı duymak, kadına yönelik şiddeti küçümsemek değildir.
Çünkü kadının beyanını ciddiye almak ile erkeğin beyanını yok saymak aynı şey değildir.
Kadının korunması için hızlı hareket edilmesi gerekebilir. Ancak hızlı koruma mekanizmasının zamanla otomatik bir suçluluk algısına dönüşmesi de başka bir adalet sorununu beraberinde getirebilir.
Bir kişi hakkında tedbir kararı verilmesi ile o kişinin kesin olarak suçlu bulunması aynı şey değildir.
Tam da burada ince bir çizgi ortaya çıkıyor.
Her tartışma şiddet değildir
Eşler arasında anlaşmazlık yaşanabilir, öfke yükselebilir, taraflar birbirlerini kırabilir. Bunlar sağlıklı ilişki biçimleri değildir; ancak her çatışmayı da aynı hukuki kategoriye koymak, aile içindeki sorunların çözüm yollarını daraltabilir.
Diğer taraftan tehdit, korkutma, fiziksel zarar, sistematik baskı ve kontrol varsa artık bunu “karı-koca arasında tartışma” diyerek geçiştiremeyiz.
Yani mesele, tartışma ile şiddet arasındaki çizgiyi doğru çizebilmektir.
Peki bütün bunlar aileyi koruyor mu?
Belki de asıl sormamız gereken soru bu.
Bir kadını korumak için alınan bir tedbir, aynı zamanda çocukların babasıyla ilişkisini nasıl etkiliyor?
Bir erkeğin haksız yere suçlandığını düşünmesi, çocukların aile içindeki güven duygusunu nasıl etkiliyor?
Anne ve baba arasındaki her çatışmanın giderek hukuki bir mücadeleye dönüşmesi, çocukları gerçekten koruyor mu?
Çünkü aileyi korumak yalnızca şiddeti önlemekten ibaret değildir.
Ailenin içinde güveni, iletişimi ve çocukların her iki ebeveynle sağlıklı ilişkisini de mümkün olduğunca korumaktır.
Elbette şiddetin olduğu yerde “aile bozulmasın” diyerek susamayız. Bazen aileyi korumanın ilk şartı, şiddet gören kişiyi o ortamdan uzaklaştırmaktır.
Ama şiddetin olmadığı bir evlilik çatışmasında tarafları birbirinden tamamen koparan her müdahalenin de aileyi koruduğunu varsayamayız.
Belki burada hukuk ile aile danışmanlığının yollarını birbirinden ayırmak yerine, doğru yerde buluşturmayı düşünmeliyiz.
Şiddet varsa hukuk devreye girmeli.
Ama çatışma varsa tarafların birbirini anlamasına, iletişim kurmasına ve mümkünse ilişkiyi yeniden yapılandırmasına da alan açılmalı.
Çünkü her aile çatışması mahkeme salonunda çözülemez.
Ve her aileyi korumak, taraflardan birini diğerine karşı korumak anlamına gelmez.
Bazen aileyi korumak; kadının güvenliğini sağlarken erkeğin de haksız yere suçlanmasını önlemek, çocukların ise anne ve babaları arasındaki çatışmanın içine çekilmesini engellemektir.
Belki artık “Kadını mı koruyoruz, erkeği mi?” sorusundan biraz uzaklaşmamız gerekiyor.
Asıl sorumuz şu olmalı:
“Kadını korurken erkeğin haklarını, erkeğin haklarını korurken kadının güvenliğini ve bütün bunları yaparken çocuğun üstün yararını aynı anda gözetebiliyor muyuz?”
Çünkü gerçek adalet, bir tarafı diğerine karşı korumak değildir.
Gerçek adalet, haklıyı haksızdan ayırırken kadın, erkek ve çocuk için güvenli bir yaşam alanı oluşturabilmektir.
Ve belki de aileyi gerçekten korumak, aile içindeki çatışmayı büyütmeden, şiddeti de görmezden gelmeden doğru yerde müdahale edebilmeyi öğrenmekle başlayacaktır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EMİNE ÇİZMELİ ERİKEL
Aileyi Korumak, Sadece Kadını Korumak mıdır?
Kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda hiçbir tereddüdümüz olmamalı. Bir kadın tehdit ediliyor, korkutuluyor veya şiddet görüyorsa devletin onu koruması gerekir.
Fakat bugün bu konunun başka bir tarafını da konuşmamız gerekiyor:
Erkeklerin mağduriyet iddiasını…
Özellikle boşanma sürecinde bazı erkekler; bir tartışmanın ardından evden uzaklaştırıldıklarını, çocuklarından uzak kaldıklarını, haklarında çeşitli iddialar ortaya atıldığını ve daha kendilerini anlatma fırsatı bulamadan “şiddet uygulayan erkek” olarak görülmeye başlandıklarını söylüyor.
Bu itirazı duymak, kadına yönelik şiddeti küçümsemek değildir.
Çünkü kadının beyanını ciddiye almak ile erkeğin beyanını yok saymak aynı şey değildir.
Kadının korunması için hızlı hareket edilmesi gerekebilir. Ancak hızlı koruma mekanizmasının zamanla otomatik bir suçluluk algısına dönüşmesi de başka bir adalet sorununu beraberinde getirebilir.
Bir kişi hakkında tedbir kararı verilmesi ile o kişinin kesin olarak suçlu bulunması aynı şey değildir.
Tam da burada ince bir çizgi ortaya çıkıyor.
Her tartışma şiddet değildir
Eşler arasında anlaşmazlık yaşanabilir, öfke yükselebilir, taraflar birbirlerini kırabilir. Bunlar sağlıklı ilişki biçimleri değildir; ancak her çatışmayı da aynı hukuki kategoriye koymak, aile içindeki sorunların çözüm yollarını daraltabilir.
Diğer taraftan tehdit, korkutma, fiziksel zarar, sistematik baskı ve kontrol varsa artık bunu “karı-koca arasında tartışma” diyerek geçiştiremeyiz.
Yani mesele, tartışma ile şiddet arasındaki çizgiyi doğru çizebilmektir.
Peki bütün bunlar aileyi koruyor mu?
Belki de asıl sormamız gereken soru bu.
Bir kadını korumak için alınan bir tedbir, aynı zamanda çocukların babasıyla ilişkisini nasıl etkiliyor?
Bir erkeğin haksız yere suçlandığını düşünmesi, çocukların aile içindeki güven duygusunu nasıl etkiliyor?
Anne ve baba arasındaki her çatışmanın giderek hukuki bir mücadeleye dönüşmesi, çocukları gerçekten koruyor mu?
Çünkü aileyi korumak yalnızca şiddeti önlemekten ibaret değildir.
Ailenin içinde güveni, iletişimi ve çocukların her iki ebeveynle sağlıklı ilişkisini de mümkün olduğunca korumaktır.
Elbette şiddetin olduğu yerde “aile bozulmasın” diyerek susamayız. Bazen aileyi korumanın ilk şartı, şiddet gören kişiyi o ortamdan uzaklaştırmaktır.
Ama şiddetin olmadığı bir evlilik çatışmasında tarafları birbirinden tamamen koparan her müdahalenin de aileyi koruduğunu varsayamayız.
Belki burada hukuk ile aile danışmanlığının yollarını birbirinden ayırmak yerine, doğru yerde buluşturmayı düşünmeliyiz.
Şiddet varsa hukuk devreye girmeli.
Ama çatışma varsa tarafların birbirini anlamasına, iletişim kurmasına ve mümkünse ilişkiyi yeniden yapılandırmasına da alan açılmalı.
Çünkü her aile çatışması mahkeme salonunda çözülemez.
Ve her aileyi korumak, taraflardan birini diğerine karşı korumak anlamına gelmez.
Bazen aileyi korumak; kadının güvenliğini sağlarken erkeğin de haksız yere suçlanmasını önlemek, çocukların ise anne ve babaları arasındaki çatışmanın içine çekilmesini engellemektir.
Belki artık “Kadını mı koruyoruz, erkeği mi?” sorusundan biraz uzaklaşmamız gerekiyor.
Asıl sorumuz şu olmalı:
“Kadını korurken erkeğin haklarını, erkeğin haklarını korurken kadının güvenliğini ve bütün bunları yaparken çocuğun üstün yararını aynı anda gözetebiliyor muyuz?”
Çünkü gerçek adalet, bir tarafı diğerine karşı korumak değildir.
Gerçek adalet, haklıyı haksızdan ayırırken kadın, erkek ve çocuk için güvenli bir yaşam alanı oluşturabilmektir.
Ve belki de aileyi gerçekten korumak, aile içindeki çatışmayı büyütmeden, şiddeti de görmezden gelmeden doğru yerde müdahale edebilmeyi öğrenmekle başlayacaktır.