Türk toplumunda evlilik, yalnızca iki insanın hayatını birleştirmesi olarak görülmez. Evlilik aynı zamanda iki ailenin, iki kültürün, iki alışkanlığın ve iki yaşam biçiminin karşılaşmasıdır. Bu nedenle evliliklerde yaşanan birçok sorun, sanıldığı gibi sadece eşler arasında başlamaz. Çoğu zaman görünmeyen bir güç mücadelesi vardır ve bu mücadele, yeni kurulan aile ile kök aileler arasında yaşanır.
Toplumumuzda anne-babalar çocuklarını evlendirir; ancak onları aile sisteminden tamamen ayrılmış bireyler olarak görmekte zorlanabilirler. Çünkü Türk aile yapısında çocuk, evlendikten sonra da ailenin bir parçası olmaya devam eder. Bu durum sevgi, dayanışma ve bağlılık açısından önemli bir değer taşırken, bazen yeni kurulan evliliğin kendi kimliğini oluşturmasını da güçleştirebilir.
Dikkat çekici olan nokta şudur: Kadının ailesi damadı, erkeğin ailesi ise gelini çoğu zaman kendi aile düzenine uyum sağlaması gereken kişi olarak görebilir. Elbette her aile için böyle bir genelleme yapmak doğru değildir. Ancak bu eğilim, geleneksel aile yapısında sıkça karşımıza çıkan bir örüntüdür.
İşin ilginç yanı ise bu tutumun çoğu zaman kötü niyetle ortaya çıkmamasıdır. Anne-babalar ve kardeşler, “Biz onun iyiliğini istiyoruz.”, “Bizim ailemizde işler böyle yürür.” düşüncesiyle hareket ederler. Kendilerini müdahale eden kişiler olarak değil, aileyi koruyan kişiler olarak görürler.
Asıl soru ise burada başlar: Korunmaya çalışılan gerçekten evlilik midir, yoksa yıllardır süregelen aile düzeni mi?
Sosyolojik açıdan bakıldığında, Türk toplumunda birçok aile için mutluluk yalnızca bireyin mutlu olması anlamına gelmez. Mutluluk; aile bütünlüğünün korunması, alışkanlıkların devam etmesi, kuşaklar arasında aktarılan değerlerin sürdürülmesi ve aile düzeninin bozulmamasıyla da tanımlanır. Bu nedenle anne-babalar ve kardeşler, kendi düzenleri devam ettiği sürece çocuklarının da mutlu olduğuna inanabilirler.
Oysa yeni evlenen çift açısından mutluluğun tanımı farklıdır. Onlar, kendi kurallarını oluşturmak, kendi sınırlarını belirlemek ve birlikte yeni bir hayat inşa etmek isterler. İşte çatışma tam da burada ortaya çıkar.
Türk ailesinin en güçlü yönlerinden biri kuşkusuz dayanışmasıdır. Ancak aynı dayanışmanın, yeni kurulan ailenin kendi kimliğini oluşturmasına da alan açması gerekir. Destek ile müdahale arasındaki çizgi bazen çok incedir.
Belki de evlilikte asıl güç mücadelesi, gelin ile kayınvalide ya da damat ile kayınpeder arasında değildir. Asıl mücadele, yeni kurulan ailenin kendi düzenini kurma çabası ile kök ailenin yıllardır sürdürdüğü düzeni devam ettirme isteği arasındadır.
Bu mücadelede kazanan ya da kaybeden aramak yerine şu soruyu sormak daha anlamlıdır: Yeni bir yuva kuran çocuklarımıza, kendi aile kültürlerini oluşturabilecek kadar alan bırakabiliyor muyuz?
Çünkü güçlü aileler, çocuklarını kendilerine bağımlı tutan aileler değil; onlarla bağını korurken, kurdukları yeni yuvanın da bağımsız bir kimlik geliştirmesine saygı gösterebilen ailelerdir. Belki de evliliğin en görünmeyen ama en belirleyici güç dengesi tam da burada saklıdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EMİNE ÇİZMELİ ERİKEL
Evlilikte görünmeyen güç mücadelesi
Türk toplumunda evlilik, yalnızca iki insanın hayatını birleştirmesi olarak görülmez. Evlilik aynı zamanda iki ailenin, iki kültürün, iki alışkanlığın ve iki yaşam biçiminin karşılaşmasıdır. Bu nedenle evliliklerde yaşanan birçok sorun, sanıldığı gibi sadece eşler arasında başlamaz. Çoğu zaman görünmeyen bir güç mücadelesi vardır ve bu mücadele, yeni kurulan aile ile kök aileler arasında yaşanır.
Toplumumuzda anne-babalar çocuklarını evlendirir; ancak onları aile sisteminden tamamen ayrılmış bireyler olarak görmekte zorlanabilirler. Çünkü Türk aile yapısında çocuk, evlendikten sonra da ailenin bir parçası olmaya devam eder. Bu durum sevgi, dayanışma ve bağlılık açısından önemli bir değer taşırken, bazen yeni kurulan evliliğin kendi kimliğini oluşturmasını da güçleştirebilir.
Dikkat çekici olan nokta şudur: Kadının ailesi damadı, erkeğin ailesi ise gelini çoğu zaman kendi aile düzenine uyum sağlaması gereken kişi olarak görebilir. Elbette her aile için böyle bir genelleme yapmak doğru değildir. Ancak bu eğilim, geleneksel aile yapısında sıkça karşımıza çıkan bir örüntüdür.
İşin ilginç yanı ise bu tutumun çoğu zaman kötü niyetle ortaya çıkmamasıdır. Anne-babalar ve kardeşler, “Biz onun iyiliğini istiyoruz.”, “Bizim ailemizde işler böyle yürür.” düşüncesiyle hareket ederler. Kendilerini müdahale eden kişiler olarak değil, aileyi koruyan kişiler olarak görürler.
Asıl soru ise burada başlar: Korunmaya çalışılan gerçekten evlilik midir, yoksa yıllardır süregelen aile düzeni mi?
Sosyolojik açıdan bakıldığında, Türk toplumunda birçok aile için mutluluk yalnızca bireyin mutlu olması anlamına gelmez. Mutluluk; aile bütünlüğünün korunması, alışkanlıkların devam etmesi, kuşaklar arasında aktarılan değerlerin sürdürülmesi ve aile düzeninin bozulmamasıyla da tanımlanır. Bu nedenle anne-babalar ve kardeşler, kendi düzenleri devam ettiği sürece çocuklarının da mutlu olduğuna inanabilirler.
Oysa yeni evlenen çift açısından mutluluğun tanımı farklıdır. Onlar, kendi kurallarını oluşturmak, kendi sınırlarını belirlemek ve birlikte yeni bir hayat inşa etmek isterler. İşte çatışma tam da burada ortaya çıkar.
Türk ailesinin en güçlü yönlerinden biri kuşkusuz dayanışmasıdır. Ancak aynı dayanışmanın, yeni kurulan ailenin kendi kimliğini oluşturmasına da alan açması gerekir. Destek ile müdahale arasındaki çizgi bazen çok incedir.
Belki de evlilikte asıl güç mücadelesi, gelin ile kayınvalide ya da damat ile kayınpeder arasında değildir. Asıl mücadele, yeni kurulan ailenin kendi düzenini kurma çabası ile kök ailenin yıllardır sürdürdüğü düzeni devam ettirme isteği arasındadır.
Bu mücadelede kazanan ya da kaybeden aramak yerine şu soruyu sormak daha anlamlıdır: Yeni bir yuva kuran çocuklarımıza, kendi aile kültürlerini oluşturabilecek kadar alan bırakabiliyor muyuz?
Çünkü güçlü aileler, çocuklarını kendilerine bağımlı tutan aileler değil; onlarla bağını korurken, kurdukları yeni yuvanın da bağımsız bir kimlik geliştirmesine saygı gösterebilen ailelerdir. Belki de evliliğin en görünmeyen ama en belirleyici güç dengesi tam da burada saklıdır.