Kızılderili bilge önde yürüyordu. Adımları toprağı incitmeden, sanki her adımda bir şey dinliyormuş gibi yavaştı. Yol açıktı, gün uzundu; acele etmeye gerek yoktu. Bir anda durdu. Ne bir tehlike vardı ne de yön kaybı. Sadece durdu.
Grubun içindekiler sessizleşti. Kimse ne olduğunu sormadı. Bilge başını kaldırmadan konuştu:
“Ruhlarımız geride kaldı.”
Bu cümle bir açıklama değildi. Bir uyarı da sayılmazdı. Daha çok bir fark edişti. Yolculuk devam edebilirdi elbette. Beden yürüyordu, zaman ilerliyordu. Ancak insanın kendisi, o yolculuğun neresindeydi?
İnsan çoğu zaman bunu fark etmez. Günler birbirini kovalar, işler yapılır, sorumluluklar tamamlanır. Hayat, dışarıdan bakıldığında düzenli ve akışında görünür. Ama içerde belirsiz bir eksiklik hissi dolaşır. Ne tam bir mutsuzluk ne de açık bir sorun… Sadece yerine yerleşemeyen bir hâl.
Belki de bu yüzden durmak zor gelir. Çünkü durduğumuzda, geride bıraktıklarımızla karşılaşırız. Kendimizle, hislerimizle, sorularımızla…
Hız, çoğu zaman bir kaçış biçimidir.
Yavaşladığımızda ise kaçacak yer kalmaz.
Ruh acele etmez. Programlara uymaz, hedef listeleri sevmez. Onun ritmi başkadır. Sessizlik ister, anlam ister. Bu yüzden çoğu zaman onu duyamayız. Gürültüde kaybolur, hızda silikleşir. Ama yok olmaz; sadece bekler.
Toplumsal hayat da bundan farklı değildir. Hızla konuşur, hızla karar verir, hızla unuturuz. Dinlemek yerine cevap vermeyi, anlamak yerine tepki göstermeyi seçeriz. Sonra da neden bu kadar yorgun olduğumuzu sorgularız. Oysa bu yorgunluk, çoğu zaman geride kalan bir şeyi haber verir.
Kızılderili bilgenin durduğu yer bir kamp alanı değildi. Orası, insanın kendine yetiştiği bir eşikti. Hayatı yarıda bırakmak için değil; hayatla yeniden temas kurmak için verilen bir molaydı. Çünkü bazen devam edebilmek, durmayı gerektirir.
Belki bugün hepimizin kendine sorması gereken soru şudur: Bu hız gerçekten bize mi ait? Beden ilerleyebilir, zaman akabilir. Ama geride kalan fark edilmediğinde, varılan yerin de bir anlamı kalmaz.
Bazen yolun ortasında durmak gerekir.
Çünkü bazen asıl mesele şudur:
Geride kalan, yol değil; insandır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EMİNE ÇİZMELİ ERİKEL
Geride Kalan…
Kızılderili bilge önde yürüyordu. Adımları toprağı incitmeden, sanki her adımda bir şey dinliyormuş gibi yavaştı. Yol açıktı, gün uzundu; acele etmeye gerek yoktu. Bir anda durdu. Ne bir tehlike vardı ne de yön kaybı. Sadece durdu.
Grubun içindekiler sessizleşti. Kimse ne olduğunu sormadı. Bilge başını kaldırmadan konuştu:
“Ruhlarımız geride kaldı.”
Bu cümle bir açıklama değildi. Bir uyarı da sayılmazdı. Daha çok bir fark edişti. Yolculuk devam edebilirdi elbette. Beden yürüyordu, zaman ilerliyordu. Ancak insanın kendisi, o yolculuğun neresindeydi?
İnsan çoğu zaman bunu fark etmez. Günler birbirini kovalar, işler yapılır, sorumluluklar tamamlanır. Hayat, dışarıdan bakıldığında düzenli ve akışında görünür. Ama içerde belirsiz bir eksiklik hissi dolaşır. Ne tam bir mutsuzluk ne de açık bir sorun… Sadece yerine yerleşemeyen bir hâl.
Belki de bu yüzden durmak zor gelir. Çünkü durduğumuzda, geride bıraktıklarımızla karşılaşırız. Kendimizle, hislerimizle, sorularımızla…
Hız, çoğu zaman bir kaçış biçimidir.
Yavaşladığımızda ise kaçacak yer kalmaz.
Ruh acele etmez. Programlara uymaz, hedef listeleri sevmez. Onun ritmi başkadır. Sessizlik ister, anlam ister. Bu yüzden çoğu zaman onu duyamayız. Gürültüde kaybolur, hızda silikleşir. Ama yok olmaz; sadece bekler.
Toplumsal hayat da bundan farklı değildir. Hızla konuşur, hızla karar verir, hızla unuturuz. Dinlemek yerine cevap vermeyi, anlamak yerine tepki göstermeyi seçeriz. Sonra da neden bu kadar yorgun olduğumuzu sorgularız. Oysa bu yorgunluk, çoğu zaman geride kalan bir şeyi haber verir.
Kızılderili bilgenin durduğu yer bir kamp alanı değildi. Orası, insanın kendine yetiştiği bir eşikti. Hayatı yarıda bırakmak için değil; hayatla yeniden temas kurmak için verilen bir molaydı. Çünkü bazen devam edebilmek, durmayı gerektirir.
Belki bugün hepimizin kendine sorması gereken soru şudur: Bu hız gerçekten bize mi ait? Beden ilerleyebilir, zaman akabilir. Ama geride kalan fark edilmediğinde, varılan yerin de bir anlamı kalmaz.
Bazen yolun ortasında durmak gerekir.
Çünkü bazen asıl mesele şudur:
Geride kalan, yol değil; insandır.