Özellikle gençlerden sık duyduğumuz bir cümle. Kimi zaman bunu özgüven, kimi zaman dürüstlük, kimi zaman da “kendisi olmak” olarak tanımlıyoruz.
Peki insanın aklına gelen her şeyi söylemesi gerçekten özgürlük müdür?
Bence burada gençlere vermemiz gereken önemli bir ayrım var: Kendini ifade etmek başka, karşındakinin sınırını yok saymak başka.
Bir genç, anne babasının kararına itiraz edebilir. Bir yetişkinin düşüncesine katılmayabilir. Hatta “Bana böyle davranılmasını istemiyorum” diyerek kendi sınırını ortaya koyabilir.
Bunların hepsi sağlıklı bir bireyselliğin parçasıdır.
Fakat “Ben böyle düşünüyorum” demekle hakaret etmek, küçümsemek veya karşısındakini incitmek aynı şey değildir.
İşte gençlerin öğrenmesi gereken sınır tam da burada başlar:
“Kendini ifade etme hakkın var; fakat bunu nasıl yaptığının da sorumluluğu sana ait.”
Ancak bu sorumluluğu yalnızca gençlerden beklemek de doğru değil.
Yetişkinler bazen “saygı” isterken kendi sınırlarını otoriteyle tanımlayabiliyor.
“Ben senin büyüğünüm.”
“Ben annenim, benimle böyle konuşamazsın.”
“Sen daha çocuksun, ne anlarsın?”
Oysa saygı, yaşla birlikte otomatik olarak kazanılan bir ayrıcalık değildir. Saygı karşılıklıdır.
Gençten saygı bekleyen yetişkin de onun sözünü dinlemeli, düşüncesini küçümsememeli, bağırmamalı ve kendi doğrularını tek gerçek gibi dayatmamalıdır.
Çünkü gence “Benim sınırıma saygı duy” derken onun sınırlarını görmezden gelirsek, ona sınır koymayı değil, itaati öğretmiş oluruz.
Sağlıklı olan ise başka bir şeydir.
“Bana katılmayabilirsin. Bana itiraz edebilirsin. Hatta kızabilirsin. Ama birbirimize hakaret etmeden konuşabiliriz.”
Bence aile içinde kurulması gereken dil tam olarak budur.
Çünkü çocuklarımızın ve gençlerimizin hayat boyunca bizimle aynı fikirde olmalarını bekleyemeyiz. Bir gün arkadaşlarıyla, eşleriyle, yöneticileriyle, çalışma arkadaşlarıyla farklı düşünecekler.
Onlara yalnızca “Kendini ifade et” demek yetmez.
Kendini ifade ederken karşısındaki insanın da bir özne olduğunu görmeyi öğretmemiz gerekir.
Özgürlük, aklımıza gelen her şeyi söyleyebilmek değildir.
Özgürlük; düşünebilmek, sorgulayabilmek, itiraz edebilmek ve gerektiğinde “hayır” diyebilmektir.
Ama bütün bunları yaparken başkasının sınırına da saygı gösterebilmektir.
Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en değerli iletişim mirası şudur:
“Sesini kısmayacağım. Ama başkasının sesini kısmamanı da öğreteceğim.”
Çünkü amaç sessiz, itaatkâr gençler yetiştirmek değil.
Kendi fikrini söyleyebilen, başkasının fikrini dinleyebilen; sınır koyabilen ve başkasının sınırını da görebilen yetişkinler yetiştirmek.
Ve belki gerçek olgunluk tam burada başlıyor:
“Kendi özgürlüğünü savunurken, başkasının sınırını da koruyabilmek.”
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EMİNE ÇİZMELİ ERİKEL
Özgürce Konuşmak ile Sınır Bilmek Arasında
“Ben aklımdan geçeni söylerim.”
Özellikle gençlerden sık duyduğumuz bir cümle. Kimi zaman bunu özgüven, kimi zaman dürüstlük, kimi zaman da “kendisi olmak” olarak tanımlıyoruz.
Peki insanın aklına gelen her şeyi söylemesi gerçekten özgürlük müdür?
Bence burada gençlere vermemiz gereken önemli bir ayrım var: Kendini ifade etmek başka, karşındakinin sınırını yok saymak başka.
Bir genç, anne babasının kararına itiraz edebilir. Bir yetişkinin düşüncesine katılmayabilir. Hatta “Bana böyle davranılmasını istemiyorum” diyerek kendi sınırını ortaya koyabilir.
Bunların hepsi sağlıklı bir bireyselliğin parçasıdır.
Fakat “Ben böyle düşünüyorum” demekle hakaret etmek, küçümsemek veya karşısındakini incitmek aynı şey değildir.
İşte gençlerin öğrenmesi gereken sınır tam da burada başlar:
“Kendini ifade etme hakkın var; fakat bunu nasıl yaptığının da sorumluluğu sana ait.”
Ancak bu sorumluluğu yalnızca gençlerden beklemek de doğru değil.
Yetişkinler bazen “saygı” isterken kendi sınırlarını otoriteyle tanımlayabiliyor.
“Ben senin büyüğünüm.”
“Ben annenim, benimle böyle konuşamazsın.”
“Sen daha çocuksun, ne anlarsın?”
Oysa saygı, yaşla birlikte otomatik olarak kazanılan bir ayrıcalık değildir. Saygı karşılıklıdır.
Gençten saygı bekleyen yetişkin de onun sözünü dinlemeli, düşüncesini küçümsememeli, bağırmamalı ve kendi doğrularını tek gerçek gibi dayatmamalıdır.
Çünkü gence “Benim sınırıma saygı duy” derken onun sınırlarını görmezden gelirsek, ona sınır koymayı değil, itaati öğretmiş oluruz.
Sağlıklı olan ise başka bir şeydir.
“Bana katılmayabilirsin. Bana itiraz edebilirsin. Hatta kızabilirsin. Ama birbirimize hakaret etmeden konuşabiliriz.”
Bence aile içinde kurulması gereken dil tam olarak budur.
Çünkü çocuklarımızın ve gençlerimizin hayat boyunca bizimle aynı fikirde olmalarını bekleyemeyiz. Bir gün arkadaşlarıyla, eşleriyle, yöneticileriyle, çalışma arkadaşlarıyla farklı düşünecekler.
Onlara yalnızca “Kendini ifade et” demek yetmez.
Kendini ifade ederken karşısındaki insanın da bir özne olduğunu görmeyi öğretmemiz gerekir.
Özgürlük, aklımıza gelen her şeyi söyleyebilmek değildir.
Özgürlük; düşünebilmek, sorgulayabilmek, itiraz edebilmek ve gerektiğinde “hayır” diyebilmektir.
Ama bütün bunları yaparken başkasının sınırına da saygı gösterebilmektir.
Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en değerli iletişim mirası şudur:
“Sesini kısmayacağım. Ama başkasının sesini kısmamanı da öğreteceğim.”
Çünkü amaç sessiz, itaatkâr gençler yetiştirmek değil.
Kendi fikrini söyleyebilen, başkasının fikrini dinleyebilen; sınır koyabilen ve başkasının sınırını da görebilen yetişkinler yetiştirmek.
Ve belki gerçek olgunluk tam burada başlıyor:
“Kendi özgürlüğünü savunurken, başkasının sınırını da koruyabilmek.”