Son yıllarda sokakta, okul önlerinde, toplu taşımada gençlerin konuşmalarına kulak verdiğimizde rahatsız edici bir tabloyla karşılaşıyoruz. Küfür, hakaret ve aşağılayıcı ifadeler artık istisna değil; neredeyse sıradan bir iletişim biçimi hâline gelmiş durumda. Çoğu zaman bu durum “gençlik argosu”, “alışkanlık” ya da “zamana uyum” denilerek geçiştiriliyor. Oysa durup düşünmemiz gereken daha temel bir soru var: Sokakta yükselen bu dil gerçekten kime ait?
Dil yalnızca düşüncenin değil, duygunun da taşıyıcısıdır. Sürekli sert, öfkeli ve saldırgan bir dil kullanan bireyin iç dünyası da zamanla bu sertliğe uyum sağlar. Küfür ilk bakışta yalnızca bir kelime gibi görünür; ancak tekrarlandıkça öfkeyi ifade etmenin meşru ve kabul edilebilir yolu hâline gelir. Özellikle gençlerde bu durum, duygu düzenleme becerisini zayıflatır. Kızgınlığını anlatmayı değil, boşaltmayı öğrenen bir genç, zamanla kendini sağlıklı biçimde ifade edemez hâle gelir.
Bugün birçok genç “incindim”, “kırıldım” ya da “öfkeliyim” demek yerine küfre başvuruyor. Çünkü duyguyu adlandırmayı değil, bastırmayı ya da patlatmayı öğrenmiş oluyor. İşte tam bu noktada dil, şiddetin provası hâline geliyor. Şiddet çoğu zaman yumrukla başlamaz; kelimeyle başlar. Önce söz sertleşir, ardından davranış değişir.
Peki bu dili kullanan gençler nasıl bir ortamdan geliyor? Bu soru suçlayıcı olmak için değil, sorumluluğu doğru yerde aramak için sorulmalıdır. Çünkü çocuk dili sokakta icat etmez; orada sadece pekiştirir. Evde bağırarak konuşulan, öfkenin kontrol edilmediği, hakaretin “sinir anı” diye mazur görüldüğü aile ortamlarında büyüyen çocuk, küfürlü dili güçlü olmanın göstergesi sanabilir. Ya da tam tersine, evde duyguların hiç konuşulmadığı, her şeyin bastırıldığı ailelerde genç, sokağın sert diline tutunarak kendine bir alan açmaya çalışabilir.
Aile, çocuğa yalnızca neyin söylenmemesi gerektiğini değil, nasıl söyleneceğini de öğretmekle yükümlüdür. “Kızma”, “bağırma”, “küfür etme” demek tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, kızgınlığın nasıl ifade edileceğini gösterebilmektir. Aksi hâlde genç, öfkesini taşıyacak bir dil bulamaz ve en kolay yola yönelir.
Toplumsal düzeyde de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Sosyal medyada, dizilerde ve müzikte küfürlü ve aşağılayıcı dilin sıradanlaştırılması, gençlerin zihninde sınırları daha da belirsiz hâle getiriyor. Sürekli sert bir dile maruz kalan genç, empatiyi değil saldırıyı öğreniyor. Çünkü dil yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda bir davranış öğretmenidir.
Şiddetin başlangıcı burası mıdır? Çoğu zaman evet. Elbette her küfür eden şiddet uygular demek doğru değildir. Ancak şiddet uygulayan bireylerin büyük bölümünün dilinde uzun süredir bir sertlik ve aşağılayıcılık olduğu da inkâr edilemez. Şiddet, önce kelimelerde kök salar; sonra eyleme dönüşür.
Bu noktada sorumluluğu yalnızca gençlere ya da sokaklara yüklemek kolaycılık olur. Çünkü her genç, bir evin içinden sokağa çıkar. Dili, öfkeyi, sınırı ve saygıyı ilk orada öğrenir. Aileler olarak çocuklarımızın yalnızca fiziksel ihtiyaçlarını karşılamakla görevimizi tamamlamış olmuyoruz; onlara duygularını incitmeden ifade edebilecekleri bir dil kazandırmak zorundayız.
Anne babalar çocuklarını en çok sözleriyle yaralar ya da iyileştirir. Bugün gençlerin dilindeki sertlik, çoğu zaman duyulmamışlığın ve bastırılmış öfkenin tercümesidir. Şiddeti önlemek, yumruk havaya kalktığında değil; kelime sertleştiğinde başlar. Toplumu iyileştirmek istiyorsak, önce evlerimizin içindeki dili onarmalıyız. Çünkü güzel söz hâlâ en güçlü terbiyedir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EMİNE ÇİZMELİ ERİKEL
Sokakta yükselen bu dil kime ait?
Son yıllarda sokakta, okul önlerinde, toplu taşımada gençlerin konuşmalarına kulak verdiğimizde rahatsız edici bir tabloyla karşılaşıyoruz. Küfür, hakaret ve aşağılayıcı ifadeler artık istisna değil; neredeyse sıradan bir iletişim biçimi hâline gelmiş durumda. Çoğu zaman bu durum “gençlik argosu”, “alışkanlık” ya da “zamana uyum” denilerek geçiştiriliyor. Oysa durup düşünmemiz gereken daha temel bir soru var: Sokakta yükselen bu dil gerçekten kime ait?
Dil yalnızca düşüncenin değil, duygunun da taşıyıcısıdır. Sürekli sert, öfkeli ve saldırgan bir dil kullanan bireyin iç dünyası da zamanla bu sertliğe uyum sağlar. Küfür ilk bakışta yalnızca bir kelime gibi görünür; ancak tekrarlandıkça öfkeyi ifade etmenin meşru ve kabul edilebilir yolu hâline gelir. Özellikle gençlerde bu durum, duygu düzenleme becerisini zayıflatır. Kızgınlığını anlatmayı değil, boşaltmayı öğrenen bir genç, zamanla kendini sağlıklı biçimde ifade edemez hâle gelir.
Bugün birçok genç “incindim”, “kırıldım” ya da “öfkeliyim” demek yerine küfre başvuruyor. Çünkü duyguyu adlandırmayı değil, bastırmayı ya da patlatmayı öğrenmiş oluyor. İşte tam bu noktada dil, şiddetin provası hâline geliyor. Şiddet çoğu zaman yumrukla başlamaz; kelimeyle başlar. Önce söz sertleşir, ardından davranış değişir.
Peki bu dili kullanan gençler nasıl bir ortamdan geliyor? Bu soru suçlayıcı olmak için değil, sorumluluğu doğru yerde aramak için sorulmalıdır. Çünkü çocuk dili sokakta icat etmez; orada sadece pekiştirir. Evde bağırarak konuşulan, öfkenin kontrol edilmediği, hakaretin “sinir anı” diye mazur görüldüğü aile ortamlarında büyüyen çocuk, küfürlü dili güçlü olmanın göstergesi sanabilir. Ya da tam tersine, evde duyguların hiç konuşulmadığı, her şeyin bastırıldığı ailelerde genç, sokağın sert diline tutunarak kendine bir alan açmaya çalışabilir.
Aile, çocuğa yalnızca neyin söylenmemesi gerektiğini değil, nasıl söyleneceğini de öğretmekle yükümlüdür. “Kızma”, “bağırma”, “küfür etme” demek tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, kızgınlığın nasıl ifade edileceğini gösterebilmektir. Aksi hâlde genç, öfkesini taşıyacak bir dil bulamaz ve en kolay yola yönelir.
Toplumsal düzeyde de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Sosyal medyada, dizilerde ve müzikte küfürlü ve aşağılayıcı dilin sıradanlaştırılması, gençlerin zihninde sınırları daha da belirsiz hâle getiriyor. Sürekli sert bir dile maruz kalan genç, empatiyi değil saldırıyı öğreniyor. Çünkü dil yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda bir davranış öğretmenidir.
Şiddetin başlangıcı burası mıdır? Çoğu zaman evet. Elbette her küfür eden şiddet uygular demek doğru değildir. Ancak şiddet uygulayan bireylerin büyük bölümünün dilinde uzun süredir bir sertlik ve aşağılayıcılık olduğu da inkâr edilemez. Şiddet, önce kelimelerde kök salar; sonra eyleme dönüşür.
Bu noktada sorumluluğu yalnızca gençlere ya da sokaklara yüklemek kolaycılık olur. Çünkü her genç, bir evin içinden sokağa çıkar. Dili, öfkeyi, sınırı ve saygıyı ilk orada öğrenir. Aileler olarak çocuklarımızın yalnızca fiziksel ihtiyaçlarını karşılamakla görevimizi tamamlamış olmuyoruz; onlara duygularını incitmeden ifade edebilecekleri bir dil kazandırmak zorundayız.
Anne babalar çocuklarını en çok sözleriyle yaralar ya da iyileştirir. Bugün gençlerin dilindeki sertlik, çoğu zaman duyulmamışlığın ve bastırılmış öfkenin tercümesidir. Şiddeti önlemek, yumruk havaya kalktığında değil; kelime sertleştiğinde başlar. Toplumu iyileştirmek istiyorsak, önce evlerimizin içindeki dili onarmalıyız. Çünkü güzel söz hâlâ en güçlü terbiyedir.