Toplumun Giydirdiği Kimlik ile İstediğimiz Kimlik Arasında Sıkışmak
Yazının Giriş Tarihi: 11.06.2026 15:19
Yazının Güncellenme Tarihi: 11.06.2026 15:20
İnsan bazen kendi hayatını yaşadığını sanır; oysa çoğu zaman sadece kendisine biçilen rolü iyi oynuyordur. Aileden başlayan, okulda şekillenen, iş hayatında keskinleşen ve sosyal medyada cilalanan bir “kimlik kıyafeti” giyeriz. Başta üzerimize tam oturur gibi görünür. Hatta çoğu zaman bu kıyafet, bizi hayatta tutan şeydir: kabul görmek, dışlanmamak, “doğru” tarafta kalmak.
Ama zaman geçtikçe o kıyafetin dikişleri derimize batmaya başlar.
Toplumun giydirdiği kimlik genellikle görünmezdir. Kimse açıkça “böyle olmalısın” demez; onun yerine “iyi çocuk böyle yapar”, “başarılı insan böyle yaşar”, “kadın/erkek şöyle davranır” cümleleri dolaşır etrafta. Bir süre sonra insan kendi isteklerini değil, bu cümlelerin içindeki beklentileri yaşamaya başlar. Ve en tehlikelisi de budur: Kendi seçimlerinle yaşadığını sanmak.
Oysa içeride başka bir ses vardır. Daha sessiz, daha kırılgan ama daha gerçek bir ses. “Ben bunu istiyor muyum?” diye sorar. Bazen mesleğini sorgular, bazen ilişkilerini, bazen de yaşadığı hayatın tamamını. Ama o ses çoğu zaman bastırılır. Çünkü o sesin peşinden gitmek, konfor alanından çıkmak demektir. Risk almak, yanlış anlaşılmak, hatta yalnız kalmak demektir.
İşte tam burada çatışma başlar.
Bir yanda toplumun onayladığı “makul hayat”, diğer yanda kişinin içinden gelen “gerçek hayat ihtimali”… Bu iki hat arasında gidip gelen insan, dışarıdan bakıldığında başarılı, düzenli, hatta güçlü görünebilir. Ama içeride sessiz bir yorgunluk birikir. Adı konulamayan bir huzursuzluk, sürekli ertelenen bir “bir gün” hissi…
En zor soru da burada ortaya çıkar:
İnsan herkesin beğendiği biri mi olmalı, yoksa kendine benzeyen biri mi?
Bu sorunun tek bir doğru cevabı yoktur. Ama çoğu insanın kaybı, yanlış cevap vermesinden değil; bu soruyu hiç sormamasından başlar. Çünkü sorgulamak, zincirin halkalarını gevşetir. Ve gevşeyen her halka, bir şeyleri değiştirme ihtimalini doğurur.
Belki de mesele tamamen kopmak ya da tamamen uyum sağlamak değildir. Belki de mesele, o iki dünya arasında dürüst bir denge kurabilmektir. Toplumun sana verdiği kimliği tamamen reddetmeden, kendi iç sesini tamamen susturmadan yaşamak… Ama bu denge, kolay bir denge değildir. Cesaret ister. En çok da kendine dürüst olmayı ister.
Çünkü insan en çok başkalarına değil, kendine yabancılaştığında yorulur.
Ve belki de asıl kırılma tam burada başlar:
Bir gün insan, “Ben kimim?” sorusunu ilk kez gerçekten kendine sorduğunda…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EMİNE ÇİZMELİ ERİKEL
Toplumun Giydirdiği Kimlik ile İstediğimiz Kimlik Arasında Sıkışmak
İnsan bazen kendi hayatını yaşadığını sanır; oysa çoğu zaman sadece kendisine biçilen rolü iyi oynuyordur. Aileden başlayan, okulda şekillenen, iş hayatında keskinleşen ve sosyal medyada cilalanan bir “kimlik kıyafeti” giyeriz. Başta üzerimize tam oturur gibi görünür. Hatta çoğu zaman bu kıyafet, bizi hayatta tutan şeydir: kabul görmek, dışlanmamak, “doğru” tarafta kalmak.
Ama zaman geçtikçe o kıyafetin dikişleri derimize batmaya başlar.
Toplumun giydirdiği kimlik genellikle görünmezdir. Kimse açıkça “böyle olmalısın” demez; onun yerine “iyi çocuk böyle yapar”, “başarılı insan böyle yaşar”, “kadın/erkek şöyle davranır” cümleleri dolaşır etrafta. Bir süre sonra insan kendi isteklerini değil, bu cümlelerin içindeki beklentileri yaşamaya başlar. Ve en tehlikelisi de budur: Kendi seçimlerinle yaşadığını sanmak.
Oysa içeride başka bir ses vardır. Daha sessiz, daha kırılgan ama daha gerçek bir ses. “Ben bunu istiyor muyum?” diye sorar. Bazen mesleğini sorgular, bazen ilişkilerini, bazen de yaşadığı hayatın tamamını. Ama o ses çoğu zaman bastırılır. Çünkü o sesin peşinden gitmek, konfor alanından çıkmak demektir. Risk almak, yanlış anlaşılmak, hatta yalnız kalmak demektir.
İşte tam burada çatışma başlar.
Bir yanda toplumun onayladığı “makul hayat”, diğer yanda kişinin içinden gelen “gerçek hayat ihtimali”… Bu iki hat arasında gidip gelen insan, dışarıdan bakıldığında başarılı, düzenli, hatta güçlü görünebilir. Ama içeride sessiz bir yorgunluk birikir. Adı konulamayan bir huzursuzluk, sürekli ertelenen bir “bir gün” hissi…
En zor soru da burada ortaya çıkar:
İnsan herkesin beğendiği biri mi olmalı, yoksa kendine benzeyen biri mi?
Bu sorunun tek bir doğru cevabı yoktur. Ama çoğu insanın kaybı, yanlış cevap vermesinden değil; bu soruyu hiç sormamasından başlar. Çünkü sorgulamak, zincirin halkalarını gevşetir. Ve gevşeyen her halka, bir şeyleri değiştirme ihtimalini doğurur.
Belki de mesele tamamen kopmak ya da tamamen uyum sağlamak değildir. Belki de mesele, o iki dünya arasında dürüst bir denge kurabilmektir. Toplumun sana verdiği kimliği tamamen reddetmeden, kendi iç sesini tamamen susturmadan yaşamak… Ama bu denge, kolay bir denge değildir. Cesaret ister. En çok da kendine dürüst olmayı ister.
Çünkü insan en çok başkalarına değil, kendine yabancılaştığında yorulur.
Ve belki de asıl kırılma tam burada başlar:
Bir gün insan, “Ben kimim?” sorusunu ilk kez gerçekten kendine sorduğunda…