Pandemi yılları geride kalmış gibi görünüyor. Sokaklar yeniden kalabalık, iş hayatı hızla akıyor, okullar açık… Hayat eski ritmine dönmüş gibi. Fakat dikkatle bakıldığında toplumda sessizce dolaşan başka bir ruh hâli hissediliyor: Ne tam bir yorgunluk ne de açık bir depresyon. Daha çok derin bir isteksizlik, bir durgunluk hâli.
Birçok insan şu cümleyi kuruyor: “Her şey normal ama içimde bir istek yok.” Günlük işler yapılmaya devam ediyor; insanlar işe gidiyor, sosyal hayata katılıyor, sorumluluklarını yerine getiriyor. Ancak bütün bunlar çoğu zaman bir alışkanlık gibi gerçekleşiyor. İçsel bir heyecan, güçlü bir motivasyon ya da geleceğe dönük coşkulu bir beklenti birçok kişide zayıflamış durumda.
Psikoloji literatüründe bu ruh hâlini anlatmak için son yıllarda sıkça kullanılan bir kavram var: “Languishing.” Bu kavramı pandemi döneminde yeniden gündeme taşıyan psikolog Adam Grant, insanların pandemi sonrasında tam anlamıyla mutsuz olmadıklarını ama iyi de hissetmediklerini ifade eder. Languishing, bir anlamda ruhun askıda kalmasıdır. Kişi ne dibe vurmuştur ne de gerçekten iyi hisseder. Hayat devam eder; fakat duygular sanki düşük viteste ilerler.
Bu durumu yalnızca bireysel bir psikoloji meselesi olarak görmek eksik olur. Çünkü pandeminin yarattığı kırılma yalnızca bireyleri değil, toplumun bütün yapısını etkiledi. Bu noktada sosyolojinin önemli kavramlarından biri devreye girer: “anomi.”
Fransız sosyolog Émile Durkheim, toplumda büyük değişimler yaşandığında insanların yön duygusunu kaybedebileceğini söyler. Kurallar, alışkanlıklar ve hayatın anlam çerçevesi zayıfladığında bireyler kendilerini boşlukta hissedebilirler. Pandemi sürecinde tam da böyle bir kırılma yaşandı.
COVID-19 salgını yalnızca bir sağlık krizi değildi. Aynı zamanda sosyal ilişkileri, çalışma düzenini, aile hayatını ve gelecek planlarını etkileyen büyük bir toplumsal sarsıntıydı. İnsanlar uzun süre belirsizlik içinde yaşadı. Evler çalışma alanına dönüştü, sosyal ilişkiler ekranlara taşındı ve plan yapmak neredeyse imkânsız hâle geldi.
Bugün hayat yeniden normale dönmüş gibi görünse de, bu süreçte yaşanan belirsizliklerin bıraktığı izler hâlâ hissediliyor. İnsanların bir kısmı hedef belirlemekte zorlanıyor; bazıları eskisi kadar plan yapma isteği duymuyor. Bazıları ise yalnızca günü tamamlamaya odaklanıyor. Bu durum bir tükenmişlikten çok, daha sessiz ve görünmez bir durgunluğu andırıyor.
Belki de pandemi sonrası toplumun en belirgin özelliği tam olarak budur: İnsanlar yorgun değildir; fakat eskisi kadar istekli de değildir.
Bu noktada önemli olan, bu ruh hâlini yalnızca bireysel bir zayıflık olarak yorumlamamaktır. Toplumlar büyük krizlerden sonra bir süre kendilerini yeniden toparlama sürecine girerler. Tıpkı bir depremin ardından şehirlerin yeniden inşa edilmesi gibi, toplumsal ruh hâli de zamanla yeniden şekillenir.
İnsanlar yeniden güçlü sosyal bağlar kurdukça, yeni hedefler belirledikçe ve hayatın anlamını yeniden üretmeye başladıkça bu durgunluk da yavaş yavaş yerini canlılığa bırakacaktır. Çünkü insan yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Pandemi gerçekten bitti mi, yoksa yalnızca virüs mü hayatımızdan çekildi?
Çünkü bazen salgınlar sona erer; fakat bıraktıkları ruh hâli toplumun içinde uzun süre yaşamaya devam eder. COVID-19 yalnızca bir sağlık kriziydi; fakat toplumların hafızasında bıraktığı izler çok daha uzun süre hissedilebilir.
Belki de asıl mesele, pandeminin bitmesi değil; insanın yeniden hayata istek duymayı öğrenmesidir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
EMİNE ÇİZMELİ ERİKEL
Yorgun Değil Ama İsteksiz… Languishing
Pandemi yılları geride kalmış gibi görünüyor. Sokaklar yeniden kalabalık, iş hayatı hızla akıyor, okullar açık… Hayat eski ritmine dönmüş gibi. Fakat dikkatle bakıldığında toplumda sessizce dolaşan başka bir ruh hâli hissediliyor: Ne tam bir yorgunluk ne de açık bir depresyon. Daha çok derin bir isteksizlik, bir durgunluk hâli.
Birçok insan şu cümleyi kuruyor: “Her şey normal ama içimde bir istek yok.” Günlük işler yapılmaya devam ediyor; insanlar işe gidiyor, sosyal hayata katılıyor, sorumluluklarını yerine getiriyor. Ancak bütün bunlar çoğu zaman bir alışkanlık gibi gerçekleşiyor. İçsel bir heyecan, güçlü bir motivasyon ya da geleceğe dönük coşkulu bir beklenti birçok kişide zayıflamış durumda.
Psikoloji literatüründe bu ruh hâlini anlatmak için son yıllarda sıkça kullanılan bir kavram var: “Languishing.” Bu kavramı pandemi döneminde yeniden gündeme taşıyan psikolog Adam Grant, insanların pandemi sonrasında tam anlamıyla mutsuz olmadıklarını ama iyi de hissetmediklerini ifade eder. Languishing, bir anlamda ruhun askıda kalmasıdır. Kişi ne dibe vurmuştur ne de gerçekten iyi hisseder. Hayat devam eder; fakat duygular sanki düşük viteste ilerler.
Bu durumu yalnızca bireysel bir psikoloji meselesi olarak görmek eksik olur. Çünkü pandeminin yarattığı kırılma yalnızca bireyleri değil, toplumun bütün yapısını etkiledi. Bu noktada sosyolojinin önemli kavramlarından biri devreye girer: “anomi.”
Fransız sosyolog Émile Durkheim, toplumda büyük değişimler yaşandığında insanların yön duygusunu kaybedebileceğini söyler. Kurallar, alışkanlıklar ve hayatın anlam çerçevesi zayıfladığında bireyler kendilerini boşlukta hissedebilirler. Pandemi sürecinde tam da böyle bir kırılma yaşandı.
COVID-19 salgını yalnızca bir sağlık krizi değildi. Aynı zamanda sosyal ilişkileri, çalışma düzenini, aile hayatını ve gelecek planlarını etkileyen büyük bir toplumsal sarsıntıydı. İnsanlar uzun süre belirsizlik içinde yaşadı. Evler çalışma alanına dönüştü, sosyal ilişkiler ekranlara taşındı ve plan yapmak neredeyse imkânsız hâle geldi.
Bugün hayat yeniden normale dönmüş gibi görünse de, bu süreçte yaşanan belirsizliklerin bıraktığı izler hâlâ hissediliyor. İnsanların bir kısmı hedef belirlemekte zorlanıyor; bazıları eskisi kadar plan yapma isteği duymuyor. Bazıları ise yalnızca günü tamamlamaya odaklanıyor. Bu durum bir tükenmişlikten çok, daha sessiz ve görünmez bir durgunluğu andırıyor.
Belki de pandemi sonrası toplumun en belirgin özelliği tam olarak budur: İnsanlar yorgun değildir; fakat eskisi kadar istekli de değildir.
Bu noktada önemli olan, bu ruh hâlini yalnızca bireysel bir zayıflık olarak yorumlamamaktır. Toplumlar büyük krizlerden sonra bir süre kendilerini yeniden toparlama sürecine girerler. Tıpkı bir depremin ardından şehirlerin yeniden inşa edilmesi gibi, toplumsal ruh hâli de zamanla yeniden şekillenir.
İnsanlar yeniden güçlü sosyal bağlar kurdukça, yeni hedefler belirledikçe ve hayatın anlamını yeniden üretmeye başladıkça bu durgunluk da yavaş yavaş yerini canlılığa bırakacaktır. Çünkü insan yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Pandemi gerçekten bitti mi, yoksa yalnızca virüs mü hayatımızdan çekildi?
Çünkü bazen salgınlar sona erer; fakat bıraktıkları ruh hâli toplumun içinde uzun süre yaşamaya devam eder. COVID-19 yalnızca bir sağlık kriziydi; fakat toplumların hafızasında bıraktığı izler çok daha uzun süre hissedilebilir.
Belki de asıl mesele, pandeminin bitmesi değil; insanın yeniden hayata istek duymayı öğrenmesidir.