Geçen haftaki yazımızın devamı:

Padişahın iradesi karşısında görüşmelere başlayan heyete Sadrazam Said Paşa: “Milletin henüz meşrutîyet ile idareye kabiliyeti olmadığı zan ve itikadını taşıyorum” ifadesinden sonra bu beyandan tereddüte düşen vekiller bikarar, vakit geçirirken, Hz. Padişaha yine Selânik’ten gelen ve zâbitânı askerî imzâlı, pek tehditkâr bir telgrafın vaziyetin vahametini gösterme hususunda, net bir ihtar olduğunu görüyoruz.

 

Sultan Hamid, hemen bir irade gönderdiği toplantı halindeki davetlilere demekteydi ki; Kanun-i esasî'nin yeniden meriyete konması hususunda kabinece bir mazbata düzenlensin ve bana gönderilsin. Ben de, mucibince âmel oluna, diye tastik edeceğim. Böyle oldu ve herkesin bildiği gibi; H.25/Cemaziyelahir/1326-R.11/
temmuz/1324-M.23/temmuz/1908, Cuma günü gazetelere verilen kısa bir resmî ilân ile Kanun-î Esâsî yeniden işlemeye başlatıldı.

(Esasen meşrutiyetin kaldırılmadığını, her sene devletin
çıkarmış olduğu salnâmede yer almış olduğu düşünülürse, aslında ilân
edilen husus, ilk açıldığında meclisin gösterdiği manzaranın meclisi
tatile sokma gerektiğini ilham eden hallerin artık geçmiş olduğunu ve
seçimlere gidilme haberini vermek diye düşünmek mümkündür. M.H)
Meşrutiyetin ilânını kendisinin başarısı olarak telâkki edip, zafer olarak tanıtmaya gayret eden İttihad ve Terakki cemiyeti aslında
şunu iyi bilmelidir ki, Meşrutiyetin ilânı Sultan Abdülhamid'in hazımı ve ihtiyatı ile daha sonra da taarruz hedefi olan vükelânın himmet ve vatanperveranel erinden kaynaklanmıştır.

 

Çünkü; Sultan Hamid Hân Hz.’lerinin, 33 sene süren keyfi idaresi ve de, müstebidânesi(!)nin bizâr etmediği devlet memuru, ferd-i millet kalmamıştı. İstanbul halkı ise en fazla zulûma maruz kalan idi. Yoksa öyle fazla bir sayıya varmayan kişinin tazyik ve tehditlerine baş eğmeyerek, isyan sayılan bu hareketleri cezalandırma kanunu icra etmeye yetecek bir kuvvet çıkartmaya muvaffak olunacağı izahtan varestedir. Her ne suretle ilân veya elde edilirse edilsin Hakan-ı sabık merhumun (11) 33 senelik keyfi ve müstebidane idaresinden usanıp, takati kesilmiş bulunan devlet adamı, memurlar ve millet evlatları meşrutiyetî büyük şevkle, alkışlarla karşıladılar. Bu arada memnuniyetlerinin kendilerini sürüklediği meşrutiyet sevinci "Kahraman-ı Hürriyet-Hürriyet-i Bâni-î" addetikleri İttihad ve Terakki cemiyetinin, o hain ve kaatil, kurucu ve azalarını; milletin
büyük evladı sayılanların kanlarını sokak ortalarında dökebilmek için
hazırladıkları câni fedâilerini bile güzel ve takdir etmeye koşuşlarını görmek bahtsızlığı yaşanırken üstelik bu cemiyete milyonlarca insanın girmiş olması bahtsızlığı yaşandı.
Ahalinin; bu ittihatçılara karşı göstermiş olduğu hürmet ve
muhabbet neticesi olarak bahse konu cemiyetin tesir sahasının
genişlemesi, adeta Osmanlı ülkesini şube hâline getirmişler manzarası
aksettiriyordu. Ahaliden görmüş oldukları teveccüh ve rağbetin
müesseseye verdiği neşe, cemiyetin reislerini pek şımartmış ve kötü
maksatlarının yakın bir zamanda meydana geleceğini kalplerine
sokmuştu.
Ne var ki; senelerce müstebit bir idare altında ezilen biçare
milletimiz bilir bilmez, hürriyetin ve cemiyetçiliğin sevkiyle kayıt
olmaya koşması pek tabii olduğu içinde hepsini mazur görüyoruz.
Pek vakit geçmeden meydan-ı inkılaba atılan İttihad ve
Terakki Cemiyeti önce Selânik'ten murahhaslar gönderdi. Nur-u Osmaniye civarında Şeref Efendi Sokağı’ndaki merkezî binâlarını açmak suretiyle hemen oradan hükümet icraatına müdahale etmeye başladılar. Bir müddet sonra da;"Ricâl-i Gayb" adına lâyık görülen(!) Selânik heyet-i merkeziyesi kurucusu ve reisleri, bir an önce kısır emellerine kavuşmak hırsıyla İstanbul’a can attılar. Böylece İttihad ve terakki merkezî umumîyelerini, İstanbul'a nakil ile hükümet işlerinin tamamına müdahaleye başlamaya kendilerinde selahiyet gördüler.

 

İlk zamanlar inkilapdaki beyanatları aksine olarak nigehbânı
meşrutiyet yani meşrutiyet gözcü ve muhafızları gibi davranan İttihad
ve Terakki cemiyeti reisleri menfaat ve teferruat dolu işlere
varıncaya kadar vazifeli hükümete karışmaktan çekinmediler.

O sırada düzenlenmiş ve resmen Babıâlî 'de okunan padişah
iradesini sadrazam Said Paşa Hz.leri tarafından ahalinin düşüncesine
teminat olmak için anayasa hükümlerine bağlı olmak üzere, başvekâlet ve şeyhülislâmlık gibi, harbiye ve bahriye nâzırlarını da padişahın seçmesi hakkında yazılmış bulunan madde, kanun-u esâsinin (anayasanın) o maddesinin açık beyanına muhalif olduğundan, Şeyhülislâm Cemâleddin Efendi Hz.leri tarafından o hususta meydana gelen muhalefet ve şiddetli itiraz üzerine Said Paşa istifaya mecbur olmuştur.

 

Meşrutiyetten 10-12 gün sonra Said Paşa Hz.lerinin bu şekildeki istifası kabinenin düşmesini getirdi. Ancak; bu kabine meşrutiyeti ilân etmişse de, inkılaptan önce kurulmuş olduğundan ve meşrutiyetin ilânından 12 gün sonra düşmüş bulunduğundan anayasa bakımından meşrutiyet kabinesi sayılmamaktadır. Yeni kabineyi teşkil
vazifesi, eski Sadrazamlardan Kıbrıslı Mehmed Kâmil Paşa Hz.lerine
üçüncü defa olarak verilmiştir.

Fiemanillah.
Kaynak: Sultan 2. Abdülhamid'in şifre katibi Mehmed Selahaddin
Efendinin anılarından Osmanlıcadan çeviren Metin Hasırcı.