Hava Durumu

"Eski Ankara"nın Buzdan Duvarları ve Turnikelere Hapsedilen İrade

Yazının Giriş Tarihi: 01.02.2026 15:25
Yazının Güncellenme Tarihi: 01.02.2026 15:27

Önceki makalelerimizde ele aldığımız o Jakoben vakum etkisi ve ceberrut devlet aklı, en onulmaz hasarını şüphesiz bu milletin kimlik dokusunda, yani mahreminde bıraktı. “Eski Ankara”, modernleşmeyi milletin ruhuna nüfuz etmek değil, o ruhu söküp atmak sanıyordu. Bu trajik yanılgının en somut ve en can yakıcı simgesi ise bir "yasak"tan öte; yıllarca üniversite kapılarında adeta birer “iç tehdit” gibi yaftalanan, ikna odalarında vicdanları sorgulanan ve turnikelerin ardına hapsedilen kadınlarımızın gasp edilen hürriyeti oldu.

İdris Küçükömer’in o sarsıcı tahliline geri dönersek; sivil halkın bin yıllık değerlerini "gericilik" ve "irtica" olarak kodlayan bürokratik elit, aslında kendi milletine karşı sistemli bir kimlik suikastına girişmişti. Başörtüsü, bu Jakoben zihniyet için sadece bir kumaş parçasıydı; oysa o, bu toprakların iffetinin, inancının ve hürriyet iradesinin mücessem bir bayrağıydı. Kendi evladını sadece inancı yüzünden kapıdan kovan bir devlet aklı, aslında o kapıya sadece genç bir kızı değil, kendi adaletini de hapsetmişti.

Bu yasaklar, toplumda sadece siyasi bir yarılma yaratmadı; aynı zamanda devlete duyulan o kadim "Baba Devlet" güvenini sarsan toplumsal bir travmaya dönüştü. Bir yanda "batılılaşma" hayaliyle kendi köklerine yabancılaşan, halkına üstenci bir nazarla bakan bir azınlık; diğer yanda ise en temel eğitim hakkı elinden alınan, kamusal alandan tasfiye edilmeye çalışılan sessiz ve vakur yığınlar... İşte bu büyük yarılma, Türkiye'nin enerjisini emen, onu on yıllarca yerinde saydıran o meşum statükonun asıl yakıtıydı.

Bugün Yenişehir’in o serin sabahında, Postinpuş Baba Sultan’ın manevi gölgesine sığınıp o derviş ruhunu dinlesek; bize bin yıl öteden o asil hakikati fısıldayacaktır: 'Hırka teferruattır, asıl olan kalbin secdesidir. Biz postumuza oturanı başındaki örtüyle değil, ruhundaki emanetle biliriz.' Oysa “Eski Ankara”, insanı önce kendi ideolojik laboratuvarında bir kalıba dökmeye, sonra da o kalıba sığmayan ruhları sosyolojik bir imhaya tabi tutmaya kalkıştı.

Artık o buzdan duvarlar yıkıldı; turnikelerin arkasındaki o karanlık odalar tarihin çöplüğüne atıldı. Gerçek çağdaşlığın, bir kadının başındaki örtüyle kavga etmek değil; o başın içindeki hür düşünceye zemin açmak olduğunu acı tecrübelerle öğrendik. Bu kimlik suikastı geri tepmiş; millet, kendisine yabancılaşan o ceberrut akla karşı kendi öz değerlerine çok daha sıkı sarılmıştır.

Şimdi üzerimize düşen vefa borcu; hiçbir evladımızın "öz yurdunda parya" hissetmediği bir Türkiye idealini; Postinpuş Baba’nın o herkese yer olan geniş postu ve kapsayıcı vicdanı altında ilelebet muhafaza etmektir.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.