İnsanlıktarihi boyunca servet; toprağın bereketi, madenin sarsılmazağırlığı ve nasırlı ellerin kutsal alın teriyle ölçülen, dokunulabilir bir hakikatti. Bu hakikatin küresel bir sisteme dönüştüğü o "altın çağda", her bir banknotun arkasında fiziki bir karşılık, her bir doların sinesinde ise parlamaya hazır bir altın cevheri bulunurdu. Ancak 1944 yılında, dünya savaşının dumanları henüz tüterken toplanan Bretton Woods Konferansı, bugünkü devasa finansal havuzun temellerinin atıldığı ve doların "rezerv para" olarak tahta oturtulduğu o kritik viraj oldu. O günlerde kurgulanan sistemde; dolar altına, diğer tüm para birimleri ise dolara mühürlenmişti; yani dünya, paranın hala bir "hakikat" olduğuna dair verilen o büyük söze inanarak bu yeni finansal düzene razı gelmişti.
Ancak bu devasa havuzun kapakları, 15 Ağustos 1971 pazar gecesi ABD Başkanı Richard
Nixon’ın televizyon ekranlarına çıkıp "geçici bir süreliğine" doların altınla bağını kestiğini ilan
etmesiyle birlikte bir daha kapanmamak üzere açıldı. Nixon Şoku olarak tarihe geçen bu
hamle, aslında o güne kadar verilen tüm sözlerin çiğnendiği, paranın altına olan o kadim
sadakatinin bozulduğu ve küresel bir kumar masasının meşrulaştırıldığı uğursuz bir milattı. O
günden sonra dünya, arkasında hiçbir fiziki karşılığı bulunmayan, yalnızca devletlerin
borçlanma iştahına ve kitlelerin körü körüne teslim olduğu o sahte güvene dayanan "kağıt
parçalarıyla" yönetilmeye başlandı. Bugün cüzdanlarımızda taşıdığımız o süslü banknotlar,
aslında gerçek birer "para" değil; küresel finans baronlarının, FED ve IMF gibi yapıların elinde
şekillenen ucu açık birer tahsilat makbuzudur.
Bu büyük tiyatroda roller çoktan paylaştırılmıştı: Merkez bankaları sınırsızca matbaa çalıştırıp
karşılıksız likiditeyi sisteme enjekte ederken, toplumun en saf emeği sessiz bir "enflasyon
canavarı" marifetiyle her geçen gün biraz daha emilip bitirildi. Bir zamanlar paranın ontolojik
ruhunu oluşturan o metalik hakikatten uzaklaştıkça, servet dediğimiz şey sadece bilgisayar
ekranlarında yanıp sönen dijital rakamlara, yani hiçbir karşılığı olmayan kof bir büyüklüğe
dönüştü. Bugün küresel piyasalarda dönen o trilyonlarca dolarlık devasa hacim, aslında henüz
doğmamış nesillerin emeğinin bugünden ipotek altına alınması, yani finansal bir başarıdan
ziyade, nesiller arası büyük bir sosyolojik tasfiyedir.
Peki, bu illüzyon nerede bozuluyor ve "Kral Çıplak" çığlığı ne zaman yankılanıyor? Güven
temelli o suni rüzgarlar dindiğinde ve karşılıksız kağıtların yarattığı sanal ihtişamın üzerine
hakikatin buz gibi soğuk duşu inciğinde, insanlık kaçınılmaz olarak her zaman yaptığı gibi
"fıtrata" geri dönecektir. Bugün Çin, Rusya ve Hindistan gibi dev güçlerin sessiz birer gölge
gibi yürüttüğü rekor altın istifleme yarışı, Bretton Woods ile kurulan kağıt imparatorluğunun
yıkılmakta olduğunun en net itirafıdır. Onlar da gayet iyi biliyorlar ki; küresel fırtına koptuğunda
gemiyi kurtaracak olan şey kağıttan imal edilmiş yelkenler değil, altın külçelerinin ve gümüşün
o tartışılmaz, ebedi ağırlığıdır.
Cebimizdeki banknotlara baktığımızda sormavamız gereken o sarsıcı soru şudur: Bu bir değer mi, yoksa ucu açık bir vaat mi? Eğer bu vaadi veren yapılar kendi borç yüklerinin altında can çekişiyorsa, elimizdeki o kağıt parçaları çok yakında aslına, yani sadece bir "kağıt atığına" rücu edecektir. Bizler bu yazı dizisinde, Klaus Schwab ve ekibinin "Büyük Sıfırlama" (Great Reset) dedikleri o küresel format öncesinde, servetin nasıl el değiştirdiğini ve metalik hakikatin neden tek çıkış yolu olduğunu adım adım işleyeceğiz.
Bursa gibi sanayinin, üretimin ve alın terinin başkenti olan bir şehirde, rızkını sadece
banka ekranlarındaki oynak rakamlardan değil, fabrikaların gürültüsünden ve tarlanın
bereketinden kazanan bir ferasetin temsilcileri olarak bizler; sanal vaatlerin büyüleyici
cazibesine değil, eldeki somut ve kadim değerin sarsılmaz gücüne iman ediyoruz.
Çünkü mazi bize şunu çoktan öğretmiştir: Bretton Woods’da verilen sözlerin üzerine
Nixon’ın o pazar gecesi vurduğu darbeyle inşa edilen o mağrur kağıt kaleler ne kadar
göğe yükselirse yükselsin, tarihin o keskin rüzgarı estiğinde, toz olup havaya
savrulmaya mahkumdur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
HALİL AĞA
Paranın Ontolojisi – Kağıt İllüzyonundan Metalik Hakikate
İnsanlıktarihi boyunca servet; toprağın bereketi, madenin sarsılmazağırlığı ve nasırlı ellerin kutsal alın teriyle ölçülen, dokunulabilir bir hakikatti. Bu hakikatin küresel bir sisteme dönüştüğü o "altın çağda", her bir banknotun arkasında fiziki bir karşılık, her bir doların sinesinde ise parlamaya hazır bir altın cevheri bulunurdu. Ancak 1944 yılında, dünya savaşının dumanları henüz tüterken toplanan Bretton Woods Konferansı, bugünkü devasa finansal havuzun temellerinin atıldığı ve doların "rezerv para" olarak tahta oturtulduğu o kritik viraj oldu. O günlerde kurgulanan sistemde; dolar altına, diğer tüm para birimleri ise dolara mühürlenmişti; yani dünya, paranın hala bir "hakikat" olduğuna dair verilen o büyük söze inanarak bu yeni finansal düzene razı gelmişti.
Ancak bu devasa havuzun kapakları, 15 Ağustos 1971 pazar gecesi ABD Başkanı Richard
Nixon’ın televizyon ekranlarına çıkıp "geçici bir süreliğine" doların altınla bağını kestiğini ilan
etmesiyle birlikte bir daha kapanmamak üzere açıldı. Nixon Şoku olarak tarihe geçen bu
hamle, aslında o güne kadar verilen tüm sözlerin çiğnendiği, paranın altına olan o kadim
sadakatinin bozulduğu ve küresel bir kumar masasının meşrulaştırıldığı uğursuz bir milattı. O
günden sonra dünya, arkasında hiçbir fiziki karşılığı bulunmayan, yalnızca devletlerin
borçlanma iştahına ve kitlelerin körü körüne teslim olduğu o sahte güvene dayanan "kağıt
parçalarıyla" yönetilmeye başlandı. Bugün cüzdanlarımızda taşıdığımız o süslü banknotlar,
aslında gerçek birer "para" değil; küresel finans baronlarının, FED ve IMF gibi yapıların elinde
şekillenen ucu açık birer tahsilat makbuzudur.
Bu büyük tiyatroda roller çoktan paylaştırılmıştı: Merkez bankaları sınırsızca matbaa çalıştırıp
karşılıksız likiditeyi sisteme enjekte ederken, toplumun en saf emeği sessiz bir "enflasyon
canavarı" marifetiyle her geçen gün biraz daha emilip bitirildi. Bir zamanlar paranın ontolojik
ruhunu oluşturan o metalik hakikatten uzaklaştıkça, servet dediğimiz şey sadece bilgisayar
ekranlarında yanıp sönen dijital rakamlara, yani hiçbir karşılığı olmayan kof bir büyüklüğe
dönüştü. Bugün küresel piyasalarda dönen o trilyonlarca dolarlık devasa hacim, aslında henüz
doğmamış nesillerin emeğinin bugünden ipotek altına alınması, yani finansal bir başarıdan
ziyade, nesiller arası büyük bir sosyolojik tasfiyedir.
Peki, bu illüzyon nerede bozuluyor ve "Kral Çıplak" çığlığı ne zaman yankılanıyor? Güven
temelli o suni rüzgarlar dindiğinde ve karşılıksız kağıtların yarattığı sanal ihtişamın üzerine
hakikatin buz gibi soğuk duşu inciğinde, insanlık kaçınılmaz olarak her zaman yaptığı gibi
"fıtrata" geri dönecektir. Bugün Çin, Rusya ve Hindistan gibi dev güçlerin sessiz birer gölge
gibi yürüttüğü rekor altın istifleme yarışı, Bretton Woods ile kurulan kağıt imparatorluğunun
yıkılmakta olduğunun en net itirafıdır. Onlar da gayet iyi biliyorlar ki; küresel fırtına koptuğunda
gemiyi kurtaracak olan şey kağıttan imal edilmiş yelkenler değil, altın külçelerinin ve gümüşün
o tartışılmaz, ebedi ağırlığıdır.
Cebimizdeki banknotlara baktığımızda sormavamız gereken o sarsıcı soru şudur: Bu bir değer mi, yoksa ucu açık bir vaat mi? Eğer bu vaadi veren yapılar kendi borç yüklerinin altında can çekişiyorsa, elimizdeki o kağıt parçaları çok yakında aslına, yani sadece bir "kağıt atığına" rücu edecektir. Bizler bu yazı dizisinde, Klaus Schwab ve ekibinin "Büyük Sıfırlama" (Great Reset) dedikleri o küresel format öncesinde, servetin nasıl el değiştirdiğini ve metalik hakikatin neden tek çıkış yolu olduğunu adım adım işleyeceğiz.
Bursa gibi sanayinin, üretimin ve alın terinin başkenti olan bir şehirde, rızkını sadece
banka ekranlarındaki oynak rakamlardan değil, fabrikaların gürültüsünden ve tarlanın
bereketinden kazanan bir ferasetin temsilcileri olarak bizler; sanal vaatlerin büyüleyici
cazibesine değil, eldeki somut ve kadim değerin sarsılmaz gücüne iman ediyoruz.
Çünkü mazi bize şunu çoktan öğretmiştir: Bretton Woods’da verilen sözlerin üzerine
Nixon’ın o pazar gecesi vurduğu darbeyle inşa edilen o mağrur kağıt kaleler ne kadar
göğe yükselirse yükselsin, tarihin o keskin rüzgarı estiğinde, toz olup havaya
savrulmaya mahkumdur.