Halk arasında çok yaygın ve hikmetli bir söz vardır: "Bir insana kırk defa deli dersen deli olur." Bu söz aslında bilinçaltının çalışma prensibini en yalın haliyle özetler. Bilinçaltı şakadan anlamaz, mecazı tanımaz ve kendisine söylenen her sözü mutlak bir emir gibi kabul edip dosyalar. Peki, birisi bizi taltif ettiğinde, yani bir başarımızı takdir ettiğinde biz ne yapıyoruz? Farkında olmadan, belki de binlerce kez kırk defa "Estağfurullah" diyerek kendi yeteneğimizi reddediyoruz. İşte bugün birçoğumuzun neden hayattan verim alamadığı, neden bir işi sonuna kadar götüremediği ve o meşhur zihni dağınıklığın en önemli şifrelerinden biri burada gizlidir.
Siz, size yönelen her olumlu tespiti bu kelimeyle geri ittikçe, aslında kendi öz-yeteneğinizin bulunmadığını bizzat kendi zihninize tescillemiş olursunuz. Bu durum zamanla zihinde bir nöropati meydana getirir; yani sinir yollarınız "yetersizlik" üzerine yeniden programlanır. Modern psikolojinin öncülerinden Carl Jung, "Dışarı bakan rüya görür, içeri bakan uyanır" der. Biz dışarıdan gelen bir takdiri dilimizle her reddettiğimizde, içeride uyanmaya çalışan o öz-yeterlilik duygusunu kendi elimizle boğuyoruz demektir. Kendine ait olan kıymeti tescilleyemeyen bir zihin, mutlu olmayı ve verimli çalışmayı da bir türlü başaramaz.
Kadim hikmet de bu tespiti onaylar. Nimetin şükrü, o nimeti ikrar etmektir. Musa Aleyhisselam, Tur Dağı’nda en büyük lütfa mazhar olduğunda önce çekinmiş ancak görev kendisine verildiğinde o emaneti vakarla kabullenmiştir. Muhammed Aleyhisselam, kendisine taltif edici sözler söylendiğinde vakarını korumuş, makamını tescil etmiş ama kibre düşmemiştir. Bir menkıbede anlatıldığı gibi; derviş "Ben hiçbir şeyim" diyerek boyun büktüğünde hocası onu uyarır: "Evladım, hiçbir şeyim demek de bir iddiadır; sen olanı kabul et ki nimet artsın." Çünkü lütfu inkâr etmek tevazu değil, o lütfu verene karşı bir nevi nankörlüktür.
Somut bir örnekle; bir müvekkiliniz size "Halil Bey, mülkiyet hakkımı bir kale gibi korudunuz" dediğinde "estağfurullah" derseniz, bilinçaltınıza o başarının tesadüfi olduğu komutunu verirsiniz. Oysa "Teşekkür ederim" demek, hem emeği tescillemek hem de karşı tarafa "emin ellerdesiniz" mesajını perçinlemektir. Kelimeler, zihnimizin tapu senetleridir. Bir başkasının tescil ettiği başarınızı siz kendi dilinizle iptal ederseniz, yarın bir hak arama mücadelesinde o içsel gücü kendinizde bulamazsınız.
Dilimizde bu ve buna benzer, nezaket zannedilen ancak zihni mülksüzleştiren daha nice hatalı kullanım mevcuttur. Kelimelerin bu gizli etkilerini, zihnimize vurduğu o görünmez prangaları zaman zaman bu köşede mercek altına almaya devam edeceğiz. Unutmayın; tevazu ile öz-yıkımı karıştırmamak gerekir. Taltif edildiğinizde o kıymeti kabul edin, mühürleyin ve sadece "Teşekkür ederim" deyin. Çünkü kendi değerini tescilleyemeyen, hiçbir hakkını tescilleyemez.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
HALİL AĞA
Taltif Edildiğinizde Cevabınız "Estağfurullah" mı?
Halk arasında çok yaygın ve hikmetli bir söz vardır: "Bir insana kırk defa deli dersen deli olur." Bu söz aslında bilinçaltının çalışma prensibini en yalın haliyle özetler. Bilinçaltı şakadan anlamaz, mecazı tanımaz ve kendisine söylenen her sözü mutlak bir emir gibi kabul edip dosyalar. Peki, birisi bizi taltif ettiğinde, yani bir başarımızı takdir ettiğinde biz ne yapıyoruz? Farkında olmadan, belki de binlerce kez kırk defa "Estağfurullah" diyerek kendi yeteneğimizi reddediyoruz. İşte bugün birçoğumuzun neden hayattan verim alamadığı, neden bir işi sonuna kadar götüremediği ve o meşhur zihni dağınıklığın en önemli şifrelerinden biri burada gizlidir.
Siz, size yönelen her olumlu tespiti bu kelimeyle geri ittikçe, aslında kendi öz-yeteneğinizin bulunmadığını bizzat kendi zihninize tescillemiş olursunuz. Bu durum zamanla zihinde bir nöropati meydana getirir; yani sinir yollarınız "yetersizlik" üzerine yeniden programlanır. Modern psikolojinin öncülerinden Carl Jung, "Dışarı bakan rüya görür, içeri bakan uyanır" der. Biz dışarıdan gelen bir takdiri dilimizle her reddettiğimizde, içeride uyanmaya çalışan o öz-yeterlilik duygusunu kendi elimizle boğuyoruz demektir. Kendine ait olan kıymeti tescilleyemeyen bir zihin, mutlu olmayı ve verimli çalışmayı da bir türlü başaramaz.
Kadim hikmet de bu tespiti onaylar. Nimetin şükrü, o nimeti ikrar etmektir. Musa Aleyhisselam, Tur Dağı’nda en büyük lütfa mazhar olduğunda önce çekinmiş ancak görev kendisine verildiğinde o emaneti vakarla kabullenmiştir. Muhammed Aleyhisselam, kendisine taltif edici sözler söylendiğinde vakarını korumuş, makamını tescil etmiş ama kibre düşmemiştir. Bir menkıbede anlatıldığı gibi; derviş "Ben hiçbir şeyim" diyerek boyun büktüğünde hocası onu uyarır: "Evladım, hiçbir şeyim demek de bir iddiadır; sen olanı kabul et ki nimet artsın." Çünkü lütfu inkâr etmek tevazu değil, o lütfu verene karşı bir nevi nankörlüktür.
Somut bir örnekle; bir müvekkiliniz size "Halil Bey, mülkiyet hakkımı bir kale gibi korudunuz" dediğinde "estağfurullah" derseniz, bilinçaltınıza o başarının tesadüfi olduğu komutunu verirsiniz. Oysa "Teşekkür ederim" demek, hem emeği tescillemek hem de karşı tarafa "emin ellerdesiniz" mesajını perçinlemektir. Kelimeler, zihnimizin tapu senetleridir. Bir başkasının tescil ettiği başarınızı siz kendi dilinizle iptal ederseniz, yarın bir hak arama mücadelesinde o içsel gücü kendinizde bulamazsınız.
Dilimizde bu ve buna benzer, nezaket zannedilen ancak zihni mülksüzleştiren daha nice hatalı kullanım mevcuttur. Kelimelerin bu gizli etkilerini, zihnimize vurduğu o görünmez prangaları zaman zaman bu köşede mercek altına almaya devam edeceğiz. Unutmayın; tevazu ile öz-yıkımı karıştırmamak gerekir. Taltif edildiğinizde o kıymeti kabul edin, mühürleyin ve sadece "Teşekkür ederim" deyin. Çünkü kendi değerini tescilleyemeyen, hiçbir hakkını tescilleyemez.