Vakum Etkisi: “Eski Ankara”nın Yarattığı Boşluğu Kimler Doldurdu?
Yazının Giriş Tarihi: 31.01.2026 16:19
Yazının Güncellenme Tarihi: 31.01.2026 16:22
Önceki makalede ele aldığımız o Jakoben akıl, toplumu bir “sürü” gibi görüp buzdan duvarların arkasına ittiğinde, aslında farkında olmadan büyük bir sosyolojik infialin pimini çekiyordu. Tarihin değişmez yasası şudur: “Kamusal vicdanın boş bıraktığı her mevzi, sivil iradenin çekildiği her gönül sahası; kaçınılmaz olarak karanlık odakların istila hattına dönüşür.” İşte bu noktada, o ceberrut “Eski Ankara” zihniyeti; milletin inancı, kimliği ve ruhuyla arasındaki bütün gönül köprülerini birer birer havaya uçurduğunda, ortaya devasa ve karanlık bir “vakum etkisi” çıktı. Bu makalede, o dipsiz boşluğun içine kimlerin, hangi sinsi ve adi niyetlerle sızarak milletin bağrına hançer sapladığını inceleyeceğiz.
“Eski Ankara”nın o mağrur ve ceberrut bürokrasisi; dindar kesimi kamusal alandan kovup, başörtülü kadını üniversite kapılarında bir “rejim tehdidi” gibi yaftalayıp, Doğu’daki vatandaşı ise kendi toprağında parya muamelesine tabi tuttuğunda, bu kitleleri adeta birer “sosyolojik yetim” haline getirdi. İdris Küçükömer’in o meşhur tahlilindeki gibi; devlet, sivil toplumu Jakoben bir hırsla boğmaya çalıştıkça, toplum kendine gayriresmi, denetimsiz ve her türlü istismara açık karanlık mecralar aramaya mecbur bırakıldı. İşte FETÖ gibi ihanet şebekeleri, tam da bu çaresizlik ikliminde sahneye çıktı. “Eski Ankara”nın halkın yüzüne sertçe çarptığı o kapıları, bu yapılar sahte bir “hizmet” ve kirli bir “şefkat” maskesi takarak araladılar.
Devletin o ceberrut ve çatık kaşlı yüzünden kaçan samimi insanlar, maalesef bu yapıların sinsi “kılcal damar” operasyonlarına, birer “laboratuvar faresi” gibi maruz bırakıldı. Bu matematiksel hata, sadece dindar kesim üzerinde değil, Kürt meselesinde de aynı yıkıcı sonuçları doğurdu. Eski Ankara, bölge insanının kimliğini bir güvenlik duvarına hapsettikçe; ortaya çıkan o muazzam kimlik boşluğunu, bu kez de bağımsızlık ve özgürlük masalları anlatan “etnik bölücülüğün köhne ve karanlık yapıları” doldurdu. Eski Ankara, milletini kucaklamak yerine ona namlu ucuyla baktıkça; bölge insanını hem bu köhne yapıların hem de dış güçlerin kirli oyunlarına lojistik bir saha olarak terk etti. Buradaki matematik nettir: “Bir merkez, kendi evladının dilini ve inancını bir tehdit unsuru olarak kodlarsa, o evladın sığınacağı yer ancak düşmanın kucağı olur.”
Jandarmada, orduda ve yargının en ücra köşelerinde gelişen o “keyfi inisiyatifler”, aslında bu ceberrut aklın yarattığı otorite boşluğunun kokuşmuş meyveleridir. Devlet, milletle bir ve
beraber olmak yerine ona yukarıdan parmak salladıkça, bürokrasi içindeki bazı odaklar kendilerini “vatanın yegane sahibi” sanan birer vesayet baronuna dönüştüler. Oysa gerçek
güç, o karanlık ve buz gibi soğuk koridorlarda değil; milletin hür iradesinde ve sivil toplumun vicdanındadır.
Şimdi sormamız gereken o sarsıcı soru şudur: Eğer o Jakoben “Eski Ankara” buzdan duvarları örmeseydi, milletini güdülmesi gereken bir “sürü” değil de asli bir özne olarak
görseydi; ne FETÖ bu topraklarda tek bir hücre bulabilirdi ne de bölücü yapılar bu kadar zemin kazanabilirdi. Bu ihanet şebekelerinin tamamı, aslında o mazi enkazının birer “habis
tortusu” olarak beslendiler. Bugün yapmamız gereken, sadece bu yapılarla fiziksel bir mücadele yürütmek değil; aynı zamanda onları doğuran o “ceberrut boşluğu” ebediyen
ortadan kaldırmaktır.
Ankara artık milletin nefesini kesen bir kule değil, milletin nefesiyle can bulan bir kalp olmak zorundadır. Postinpuş Baba’nın huzurundan yükselen o kadim ruhla ufka daldığımda; gördüğüm şey bir şehir silüetinden ötedir…
Bu ufuk hattında; İdlib’in feryadı, Halep’in hüznü ve Diyarbakır’ın kadim kardeşliğiyle birleşen, sınırları vicdanla çizilmiş ve ucu sonsuzluğa uzanan bir atlası görüyorum...
Unutulmamalıdır ki Postinpuş Baba’nın huzurundan yükselen bu ses, sadece bu topraklara değil, tüm mazlum coğrafyaların kaderine vurulmuş silinmez bir hürriyet mührüdür.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
HALİL AĞA
Vakum Etkisi: “Eski Ankara”nın Yarattığı Boşluğu Kimler Doldurdu?
Önceki makalede ele aldığımız o Jakoben akıl, toplumu bir “sürü” gibi görüp buzdan duvarların arkasına ittiğinde, aslında farkında olmadan büyük bir sosyolojik infialin pimini çekiyordu. Tarihin değişmez yasası şudur: “Kamusal vicdanın boş bıraktığı her mevzi, sivil iradenin çekildiği her gönül sahası; kaçınılmaz olarak karanlık odakların istila hattına dönüşür.” İşte bu noktada, o ceberrut “Eski Ankara” zihniyeti; milletin inancı, kimliği ve ruhuyla arasındaki bütün gönül köprülerini birer birer havaya uçurduğunda, ortaya devasa ve karanlık bir “vakum etkisi” çıktı. Bu makalede, o dipsiz boşluğun içine kimlerin, hangi sinsi ve adi niyetlerle sızarak milletin bağrına hançer sapladığını inceleyeceğiz.
“Eski Ankara”nın o mağrur ve ceberrut bürokrasisi; dindar kesimi kamusal alandan kovup, başörtülü kadını üniversite kapılarında bir “rejim tehdidi” gibi yaftalayıp, Doğu’daki vatandaşı ise kendi toprağında parya muamelesine tabi tuttuğunda, bu kitleleri adeta birer “sosyolojik yetim” haline getirdi. İdris Küçükömer’in o meşhur tahlilindeki gibi; devlet, sivil toplumu Jakoben bir hırsla boğmaya çalıştıkça, toplum kendine gayriresmi, denetimsiz ve her türlü istismara açık karanlık mecralar aramaya mecbur bırakıldı. İşte FETÖ gibi ihanet şebekeleri, tam da bu çaresizlik ikliminde sahneye çıktı. “Eski Ankara”nın halkın yüzüne sertçe çarptığı o kapıları, bu yapılar sahte bir “hizmet” ve kirli bir “şefkat” maskesi takarak araladılar.
Devletin o ceberrut ve çatık kaşlı yüzünden kaçan samimi insanlar, maalesef bu yapıların sinsi “kılcal damar” operasyonlarına, birer “laboratuvar faresi” gibi maruz bırakıldı. Bu matematiksel hata, sadece dindar kesim üzerinde değil, Kürt meselesinde de aynı yıkıcı sonuçları doğurdu. Eski Ankara, bölge insanının kimliğini bir güvenlik duvarına hapsettikçe; ortaya çıkan o muazzam kimlik boşluğunu, bu kez de bağımsızlık ve özgürlük masalları anlatan “etnik bölücülüğün köhne ve karanlık yapıları” doldurdu. Eski Ankara, milletini kucaklamak yerine ona namlu ucuyla baktıkça; bölge insanını hem bu köhne yapıların hem de dış güçlerin kirli oyunlarına lojistik bir saha olarak terk etti. Buradaki matematik nettir: “Bir merkez, kendi evladının dilini ve inancını bir tehdit unsuru olarak kodlarsa, o evladın sığınacağı yer ancak düşmanın kucağı olur.”
Jandarmada, orduda ve yargının en ücra köşelerinde gelişen o “keyfi inisiyatifler”, aslında bu ceberrut aklın yarattığı otorite boşluğunun kokuşmuş meyveleridir. Devlet, milletle bir ve
beraber olmak yerine ona yukarıdan parmak salladıkça, bürokrasi içindeki bazı odaklar kendilerini “vatanın yegane sahibi” sanan birer vesayet baronuna dönüştüler. Oysa gerçek
güç, o karanlık ve buz gibi soğuk koridorlarda değil; milletin hür iradesinde ve sivil toplumun vicdanındadır.
Şimdi sormamız gereken o sarsıcı soru şudur: Eğer o Jakoben “Eski Ankara” buzdan duvarları örmeseydi, milletini güdülmesi gereken bir “sürü” değil de asli bir özne olarak
görseydi; ne FETÖ bu topraklarda tek bir hücre bulabilirdi ne de bölücü yapılar bu kadar zemin kazanabilirdi. Bu ihanet şebekelerinin tamamı, aslında o mazi enkazının birer “habis
tortusu” olarak beslendiler. Bugün yapmamız gereken, sadece bu yapılarla fiziksel bir mücadele yürütmek değil; aynı zamanda onları doğuran o “ceberrut boşluğu” ebediyen
ortadan kaldırmaktır.
Ankara artık milletin nefesini kesen bir kule değil, milletin nefesiyle can bulan bir kalp olmak zorundadır. Postinpuş Baba’nın huzurundan yükselen o kadim ruhla ufka daldığımda; gördüğüm şey bir şehir silüetinden ötedir…
Bu ufuk hattında; İdlib’in feryadı, Halep’in hüznü ve Diyarbakır’ın kadim kardeşliğiyle birleşen, sınırları vicdanla çizilmiş ve ucu sonsuzluğa uzanan bir atlası görüyorum...
Unutulmamalıdır ki Postinpuş Baba’nın huzurundan yükselen bu ses, sadece bu topraklara değil, tüm mazlum coğrafyaların kaderine vurulmuş silinmez bir hürriyet mührüdür.