Yeni yılın ilk gününde, eski mahalleme ve Çukur Kahve’ye uğradım. Bildik ve çocukça bir davranışı tekrar ederek, mekândan içeri girerken, “Koskoca bir yıl geçti görüşemedik, nasılsınız arkadaşlar” diyerek boş bir masaya konuşlandım. Hemen sorular gelmeye başladı. Ama önlemimi almıştım. “Arkadaşlar, lütfen bana asgari ücrete dair bir şey sormayın. Bir de ‘emekli maaşlarımız ne kadar olur?’ diye tahmin yaptırmayın başka bir şey istemem… Çaylar da yeni yılın şerefine benden olsun’ dedim. Sözümü bitirmeden alkışlar başladı. Herkesin aklında, aslına bakarsanız, yeni yıl merakı falan yoktu, tek gündemli konu, geçim sıkıntısını artırır mı, azaltır mı diye hesaplama yaptıran emekli maaş artışıydı… Haksız da değildi sevgili arkadaşlarım. Çünkü babalarımız , ‘Eski Türkiye’ döneminde ve yeni emekli olduğunda hiç bu kadar yetersiz ve satın alma değeri düşük aylıklar ile karşılaşmamıştık. Çünkü babalarımız çoğunlukla o bilinen kamu kurumunda emekçiydi ve birlikte çalışıyordu. Bu konu, haklı olarak gündemin tam merkezine yerleşmiş.
Ama kahvedeki sekiz, on kişi arasında bir kişi hariç… O da delikanlı Tahir’di… Sesler kesilince bana döndü ve nereden aklına geldiyse ilk baraj sorusu geldi. “ Kardeşim; Atatürk Bursa’ya her şehirden fazla gelmiş ölümüne kadar... Babalarımızın yıllarca çalışarak bizi büyüttüğü Merinos Fabrikasını ve İpekiş’i de onun çabası ile yapmışlar. Neden hep Bursa’yı seçmiş Atatürk ?”
Soru oldukça kazıktı ama çok şükür ki, hazırlığım vardı. Çünkü ben de bazı gazetelerdeki bir iki habere takılmıştım buna benzer konularda… Ve dedim ki onlara dönerek “Mesela, Cumhuriyet’in temellerini attığı Sivas Kongresi dönemlerinde, Atatürk, 108 gün kalmış bu şehirde… Duyarlı Sivaslılar da, O’nun Ankara’ya gidişinin yüz altıncı yılında o zamanki gibi uğurlama töreni düzenlemişler… Ne kadar önemli ve de anlamlı bir girişim, değil mi arkadaşlar?” Bu sözlerim alkışların dozunu daha da artırmıştı. Ama konu benim için önemliydi ve devam ettim. “ İzmir’in Selçuk ilçesinde, 1937 yılında bir askeri manevraya katılan Atatürk, burada bir evde konaklamış. Ev yıllarca boş durmuş ve harabeye dönmüş sanırım… İyice yıkılmaya yüz tuttuğu için, Selçuk Belediyesi, kendisinin uhdesinde bulunan bu yapıyı onarıp “Atatürk Evi” yapmak için kolları sıvamış.” Kahve sakinleri bu iki girişimi sessizce dinlediler ve bana, soru soracak halleri de kalmamıştı. Bunu fırsat bilerek onları duygulandıracak cümlelerimi kurmaya başladım;
“Bu iki ilçede bile bu duyarlık ve de olanak varken, neden Bursa’da bir Atatürk Evi yok, Üstelik Bursa’ya geliş gidişi için, o dönemin Bursa halkı, bir özel köşkü satın alarak emrine vermiş Ulu Önder’in... Neden şehrimizde bağımsız bir ATATÜRK MÜZESİ veya ATATÜRK EVİ yok?” Kimsenin cevap verecek hali kalmamıştı. Tanımadığım gençlerden biri atıldı ve “Hocam, Çelik Palas’ı da o yaptırmış, değil mi ?” Ancak’ evet’ diyebildim.
O sırada babası emekli öğretmen olan Tamer içeri girmişti. Konuşulanları camın dibinden dinlemiş Tamer, hemen ortaya bir fikir attı. “Bence, geldiğinde nereye uğradıysa, neleri söylediyse, en azından bir panoya yazılarak o yapıların duvarında veya daha uygun bir yerde sergilenmeli… Bu sayede, az da olsa Bursa’ya gezmeye gelen ve kaplıca ile padişahların kabrini ziyaret eden yerli turistler, Atatürk’ün, cumhuriyet ilanı öncesi en fazla önem verdiği ve önemli açıklamalar yaptığı şehrimizi tanımış olurlar. Bazı konuklar Bursa’yı sadece “Osmanlı Şehri” olarak biliyormuş. Bizim oğlanın arkadaşı var turist gezdiriyor, o anlatmış bu durumu” Tamer’in beklenmeyen bu çıkışı kahveyi iyice ayaklandırmıştı. İşin esprisi, “Hadi gelin, sokağa çıkalım ve Atatürk için bir müze yapalım, her yere adını koyalım diye neredeyse bağıracak kıvama gelmişlerdi. Bir kısmı da bu konuşulanlardan oldukça etkilenerek, sessizce dinlemeyi tercih etmişti. Ben de zaten bu ağır atmosferden ve onların ilginç sorularından hem mutlu olmuş, hem de oldukça utanç duymuştum. Sanki bu gibi bir konu, tek başıma benim yapabileceğim hissini uyandırmıştı kafamda, ama çabuk toparlandım ve birer çay daha ikram ettikten sonra, kahveden hızlıca ayrıldım. Bir dolmuş marifeti ile Heykel önüne geldim ve ister istemez gözüm Ulu Önder’in at üzerindeki heykeline takıldı. Sonra da, karşımdaki Atatürk Caddesi sanki bana bir şey anlatıyordu. Ama bunların bana yetmeyeceğini, daha fazlasını yaparak, onun devlet kurma çabalarındaki her tarihi olayı, şehrimizde de anmak, kutlamak gerektiğini daha bir anladım.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İSMAİL KEMANKAŞ
Bursa Atatürk kenti olabilir mi ?
Yeni yılın ilk gününde, eski mahalleme ve Çukur Kahve’ye uğradım. Bildik ve çocukça bir davranışı tekrar ederek, mekândan içeri girerken, “Koskoca bir yıl geçti görüşemedik, nasılsınız arkadaşlar” diyerek boş bir masaya konuşlandım. Hemen sorular gelmeye başladı. Ama önlemimi almıştım. “Arkadaşlar, lütfen bana asgari ücrete dair bir şey sormayın. Bir de ‘emekli maaşlarımız ne kadar olur?’ diye tahmin yaptırmayın başka bir şey istemem… Çaylar da yeni yılın şerefine benden olsun’ dedim. Sözümü bitirmeden alkışlar başladı. Herkesin aklında, aslına bakarsanız, yeni yıl merakı falan yoktu, tek gündemli konu, geçim sıkıntısını artırır mı, azaltır mı diye hesaplama yaptıran emekli maaş artışıydı… Haksız da değildi sevgili arkadaşlarım. Çünkü babalarımız , ‘Eski Türkiye’ döneminde ve yeni emekli olduğunda hiç bu kadar yetersiz ve satın alma değeri düşük aylıklar ile karşılaşmamıştık. Çünkü babalarımız çoğunlukla o bilinen kamu kurumunda emekçiydi ve birlikte çalışıyordu. Bu konu, haklı olarak gündemin tam merkezine yerleşmiş.
Ama kahvedeki sekiz, on kişi arasında bir kişi hariç… O da delikanlı Tahir’di… Sesler kesilince bana döndü ve nereden aklına geldiyse ilk baraj sorusu geldi. “ Kardeşim; Atatürk Bursa’ya her şehirden fazla gelmiş ölümüne kadar... Babalarımızın yıllarca çalışarak bizi büyüttüğü Merinos Fabrikasını ve İpekiş’i de onun çabası ile yapmışlar. Neden hep Bursa’yı seçmiş Atatürk ?”
Soru oldukça kazıktı ama çok şükür ki, hazırlığım vardı. Çünkü ben de bazı gazetelerdeki bir iki habere takılmıştım buna benzer konularda… Ve dedim ki onlara dönerek “Mesela, Cumhuriyet’in temellerini attığı Sivas Kongresi dönemlerinde, Atatürk, 108 gün kalmış bu şehirde… Duyarlı Sivaslılar da, O’nun Ankara’ya gidişinin yüz altıncı yılında o zamanki gibi uğurlama töreni düzenlemişler… Ne kadar önemli ve de anlamlı bir girişim, değil mi arkadaşlar?” Bu sözlerim alkışların dozunu daha da artırmıştı. Ama konu benim için önemliydi ve devam ettim. “ İzmir’in Selçuk ilçesinde, 1937 yılında bir askeri manevraya katılan Atatürk, burada bir evde konaklamış. Ev yıllarca boş durmuş ve harabeye dönmüş sanırım… İyice yıkılmaya yüz tuttuğu için, Selçuk Belediyesi, kendisinin uhdesinde bulunan bu yapıyı onarıp “Atatürk Evi” yapmak için kolları sıvamış.” Kahve sakinleri bu iki girişimi sessizce dinlediler ve bana, soru soracak halleri de kalmamıştı. Bunu fırsat bilerek onları duygulandıracak cümlelerimi kurmaya başladım;
“Bu iki ilçede bile bu duyarlık ve de olanak varken, neden Bursa’da bir Atatürk Evi yok, Üstelik Bursa’ya geliş gidişi için, o dönemin Bursa halkı, bir özel köşkü satın alarak emrine vermiş Ulu Önder’in... Neden şehrimizde bağımsız bir ATATÜRK MÜZESİ veya ATATÜRK EVİ yok?” Kimsenin cevap verecek hali kalmamıştı. Tanımadığım gençlerden biri atıldı ve “Hocam, Çelik Palas’ı da o yaptırmış, değil mi ?” Ancak’ evet’ diyebildim.
O sırada babası emekli öğretmen olan Tamer içeri girmişti. Konuşulanları camın dibinden dinlemiş Tamer, hemen ortaya bir fikir attı. “Bence, geldiğinde nereye uğradıysa, neleri söylediyse, en azından bir panoya yazılarak o yapıların duvarında veya daha uygun bir yerde sergilenmeli… Bu sayede, az da olsa Bursa’ya gezmeye gelen ve kaplıca ile padişahların kabrini ziyaret eden yerli turistler, Atatürk’ün, cumhuriyet ilanı öncesi en fazla önem verdiği ve önemli açıklamalar yaptığı şehrimizi tanımış olurlar. Bazı konuklar Bursa’yı sadece “Osmanlı Şehri” olarak biliyormuş. Bizim oğlanın arkadaşı var turist gezdiriyor, o anlatmış bu durumu” Tamer’in beklenmeyen bu çıkışı kahveyi iyice ayaklandırmıştı. İşin esprisi, “Hadi gelin, sokağa çıkalım ve Atatürk için bir müze yapalım, her yere adını koyalım diye neredeyse bağıracak kıvama gelmişlerdi. Bir kısmı da bu konuşulanlardan oldukça etkilenerek, sessizce dinlemeyi tercih etmişti. Ben de zaten bu ağır atmosferden ve onların ilginç sorularından hem mutlu olmuş, hem de oldukça utanç duymuştum. Sanki bu gibi bir konu, tek başıma benim yapabileceğim hissini uyandırmıştı kafamda, ama çabuk toparlandım ve birer çay daha ikram ettikten sonra, kahveden hızlıca ayrıldım. Bir dolmuş marifeti ile Heykel önüne geldim ve ister istemez gözüm Ulu Önder’in at üzerindeki heykeline takıldı. Sonra da, karşımdaki Atatürk Caddesi sanki bana bir şey anlatıyordu. Ama bunların bana yetmeyeceğini, daha fazlasını yaparak, onun devlet kurma çabalarındaki her tarihi olayı, şehrimizde de anmak, kutlamak gerektiğini daha bir anladım.