Ekonomist değilim ama ekonomistlerin çoğunun da ekonomiden pek anlamadıklarını düşünüyorum.

Anlı-şanlı ekonomistlerin ekranlarda döviz artışı ve faiz indirimi konusunda nasıl birbirlerine yüz seksen derece zıt fikirler ileri sürdüklerini gördükçe insanların kafalarının daha da karışmakta olduğunu görüyorum.

Sanayide çarklar dönerken, kapasite kullanım oranı düşmemişken, dış satım artarken, dövizin yükselmesini ve fiyatların artmasının nedenleri üzerinde ekonomistlerin bunun nedenleri konusunda nasıl bu kadar birbirine zıt fikirler ileri sürmelerini şaşkınlıkla izliyoruz.

Bilim, olabildiğince kesin, ayrıntılı ve belgeye dayanan bir etkinlik biçimi değil midir ki, böylesine farklı bakış açıları olabiliyor?

Bilim, öznel ve keyfi olanı içerebilir mi?

Ne ki, bilimsel olanda da ölçülemeyen, yani niceliksel olarak hesaplanamayan yanlarının olduğunu biliyoruz.

Ama bu her konuda bilim insanlarının farklı bakış açıları içinde olmaları ve bilimi siyasi getirim amaçlı kullandıklarını düşünüyorum.

Zaten Koreli iktisatçı Ha-Joon Chang ekonominin bir siyaset olduğunu söylemekte.

Yani bilimin sosyal da bir yanı olduğunu söylemekte...

* * *

Evet, üretimde önemli bir sorun yokken, tarihinin en büyük büyüme oranları yakalanmışken, dış satım artıyorken döviz neden yükselir, fiyatlar neden artar?

Ekonomistler bu konuda neden ortak bir fikirde buluşamıyorlar?

Yoksa ekonomi bilim değil midir?

Ekonominin yüzde 95’i sağduyudan ibarettir. Ekonomistlere asla güvenmeyin! Ekonomi uzmanlara bırakılmayacak kadar önemlidir!” diyor Koreli iktisatçı.

Böyle midir, değil midir bilemem ama ekonominin daha çok duygu, tercih, rekabet, ideoloji, kararlılık ve inançla ilintili olduğu açık.

Ekonomi sözcüğü ile birlikte ve zaman-zaman da birbirinin yerine kullandığımız “iktisat” sözcüğünün ılımlı davranmak, adaletle hükmetmek, israf etmemek, orta yolu tutmak anlamlarına geldiğinin de bilinmesi gerek.

* * *

Türkiye bugün 20 yıl öncesine göre daha iyi midir, kötü mü?

Bu soruya yanıt ararken ‘laf salatası yapmak’ yerine yaşayarak gördüklerimize ve rakamlara kulak asalım.

2002 ve 2021 yılları arasında asgari ücretin, alım gücünün ve kullandığımız ürünlerin nasıl bir seyir izlediğine bakalım.

Resmi verilere göre asgari ücret 2002-2020 yılları arasında yüzde 1163 artarken enflasyon ise aynı dönemde yüzde 409 artış gösterdi ülkemizde.
Yıl 2002, asgari ücret 184,25 TL idi.

O yıl ekmek 20 kuruştu ve o yıl ki asgari ücretle 920 adet ekmek alınabiliyordu.

Şimdi, 2021 yılında ekmek 2 lira...

Asgari ücret ise 2,825 lira...

Yani bu parayla bu gün 1,400 adet ekmek alınabiliyor.

Aynı şekilde 2002 yılının asgari ücretiyle 40 kg kıyma alınabiliyordu.

Bugün ise 47 kg kıyma alınabiliyor.

2002’de 25 kg sucuk alınabiliyorken, bugün 40 kg sucuk alınabiliyor.

2002 yılında o yılın asgari ücretiyle 1700 adet yumurta alınabiliyordu, bugünkü asgari ücretle 2,200 adet yumurta alınabiliyor.

2002 yılı asgari ücretle 60 litre ayçiçek yağı alınabiliyordu, bugün ise 140 litre alınabiliyor.
Yine 2002 asgari ücretiyle 44 kg beyaz peynir alınabilirken bugün 47 kg beyaz peynir alınabiliyor.
Görüleceği üzere rakamlar yalan söyleyemiyor!