Geçen haftaki yazımızda Adeksam'ın 10’uncu yıldönümüyle Balkanlara gidişimi ve Şehidi-i mübeccel Birinci Sultan Murad'ın Kosova savaşından hemen sonra şehid olunmasının akabinde iç organlarının defnedildiği makbereyi ziyaret edişimi yazmıştım. Bu seyahati ait intibalarımı paylaşma arzusuyla devam ediyorum.
Türbe’den çıkınca Priştine merkezine doğru yol aldık. Oradan geçerken Tamer İbrahim; “Hocam işte Kosova Savaşı’nın yapıldığı alan” dediğinde “Aaa! Bana pek küçük göründü” dediğimde, “Baksanıza hocam” dedi “Ne kadar çok mahalleler kurulu üzerinde.” 
Bu arada Türkiye Diyanet Vakfı’nın restorasyonundan bahsettikten sonra aklıma Sultan Reşat'ın yukarıdaki ziyareti sonrasında türbenin esaslı bir tamir ve yanı başına bir çeşme yapılması emri verdiği aklıma geldi. Nitekim çeşmenin kitabesindeki ifade şöyle:
“Şehriyâri zihimem şâhinşeh-i âli-nijad/ Teşnegânı meşhedi âb-ı keremle kıldı şâd, Eyledi ihya bu râna çeşmeyi Sultan Reşâd / Çıktı (bir) târih Şevket (Feyzigâh-ı İttihad). 
Çeşme’den sonra türbe tâmiri kitâbesindeki ifadeye de bakalım:
“Pek harab olmuştu bu türbe-i Şâh Murad/Emr ü ferman eyledi tâmirine Sultan Reşâd, Bir zafer târihini yâd ettiren bu millete / Rûh-i pâki şâd eden o şâh-ı âli-himmete Arz edüp bu cevher-i tarihi (tâzim eyleriz / Meşhedin ihyâsını (Şevket) saâdet belleriz. (bu kitâbe yazısı Altan Araslı Bey’in, Avrupada Türk İzleri adlı kitabının 240 sahifesindeki ifadeye uygun yazılmıştır. M.H)
Ayhan ve Tamer beyler beni bir ahçıya götürdüler. Kelle-Paça çorbasını bol sirkeyle içtik. Muhammed adlı bir kardeşimize beni emanet edip, Üsküp’e yâni Makedonya’nın başşehrine yola koydular. Muhammed çok zeki ve İstanbul’da birkaç sene kalmış biri. Yahya Kemâl gibi, çok sevmiş İstanbul’u. Diyor ki, birkaç sene sonra geçeceğim o
tarafa evim var zaten. Bir ara baktım birkaç kilometre gidiyoruz gişelere geliyoruz. Gişeye ödeme yapıyor Muhammed. Bu sık sık oluyor. Nedir bu kadar sık ödeme yapmak diyorum, cevabı Türk tarihinin ünlü kişisiyle birlikte geliyor: Ne yapalım hocam, Deli Dumrul gibi geçenden bir geçmeyenden iki alıyorlar. Nihayet Kosova hududundan benim pasaportum,onun kimliği kontrolünün sonunda çıkıyoruz. Muhammed, islâmi hayatın insani hayatın taa kendisi olduğunu ifade edip, Vahhabilerin çalışmalarının, toplumdaki tesanüte zarar verdiğini, çapsız kişilerin maddi desteklerle güçlendirildiğini, böylelerinin nasihatçı kesildiğini, ahalinin bunların mâzisini bilmesi hasebiyle itibar etmediği gibi, yapmakta oldukları tavsiyelerin mali destek karşısında olması ihlasın yolunu tıkadığını ifade ediyor.
Balkanların insanı, Müslümanlığın tasavvufi cephesinden pek müstefit olduğundan suni yaklaşımlara sıcak bakmıyor. Bu arada iki hudut arasında tampon bölgede bekliyoruz ki, ismi Metin Sakıp olan kardeşimiz bir arabayla geliyor beni alıyor.
Muhammed’e veda ediyoruz. Üsküp’e doğru rotayı doğrultuyoruz. Akşam vakti hulûl ediyor namazı kılmayı Sarayköy Câmii’nde kılarız hocam diyen adaşım, karşıdaki istavrozu gördünüz mü? dediğinde adının Vorda Dağı olduğunu öğrendiğim ovanın her yönünden görülen ve ışıklandırılmış istavroz, Hristiyanlığın sembolü olarak sergilenmekte. Ne olacak batılı ne kadar süslesen yine de, bâtıldır fakat bu sırada da, Bediüzzaman Hazretleri’nin pek nefis bir ifadesi olan:
“Bâtılı tasvir saf zihinleri ihlâl eder” uyarısı, bunun üzerinde durmamak gerektiğini hatırlattı da, bu sefer Midhat Paşa’nın Tuna Vâliliği esnasında Hilâ l’i, Haçın yanına rekz edip, ayrılık giderme gayretinin, bilhassa Sırplar tarafından husule getirilen katliamlar ve saldırıların önlenmesinde  hiçbir fayda temin etmediğini derhatır
eyledim. Metin Sakıp, bir fundalığın yanına çektiği arabadan inmeden bir gıda şirketinin pazarlama müdürü olan Nâmi Doğan’ın ve iki üniversiteli arkadaşın bize mülâki olacağını kendisinin işine döneceğini söyledi. Güzel bir cip geldi. Nâmi Bey evlâdımız ve de talebelerden adını not etmeyi unuttuğum bir evlâdımızla, Emin İriş’in
gelmesiyle kucaklaştık. Emin aklımda yanlış kalmadıysa, Saadet Partisi il başkanımız Mustafa İriş’in yakını, daha önce Edirne’de misafirleri olmuştum. Sarayköy Câmii’nde Emin’in imametinde namazı eda ettik. Nâmi Bey, Adeksam Vakfı Genel Sekreteri Salih Murat bey ile görüştüğü telefonda aldığı talimatta, Gostivar’a geçmemizdi. Gostivarı, güreş meydanlarına nice kıymetli pehlivanlar yetiştirmiş olarak eskiden
gazetelerden pehlivan tefrikalarından hatırlıyorum. Hatta Gostivarlı Hilmi Pehlivan adlı olanın, Adalı Haliller, Koca Yusuflar, Çolak Mümin Mollalarla, Katrancı, Yörük Ali ve Makarnacı Hüseyin pehlivanlarla güreşler attığını okumuştum. Gostivar; Prof.Dr. Halit Pastacı hocamızın da, doğduğu vatan toprağı idi. Adeksamın da Genel merkezi
bulunuyordu. Bu genel merkez kiralık beş katlı bir apartmandı. Bu mekâna çok şey sığdırmış adamlardı bu kültür merkezinin insanları.
15 Ekim günü, son saatlerini yaşıyordu ve bu merkez’de kuruluşunun 10. yılını kutlamakta olan Adeksam’ın gençleri kıymetli bir öğretmenimizin düzenlediği “Çanakkale Orataryosu” icra olunacaktı. Orataryo 1550’li yıllarda Roma’da, hem kilise ile hem de tiyatro ile bağlantılı bir müzik ve eşar (şiirler)ın dile getirildiği sanat musikisi branşıdır. Liseli gençler kabiliyetlerinin yüksek derecede olduğundan çok
başarılı şekilde kız ve erkekler olarak, tam bir profesyonel gibi hiç teklemeden fevkalâde güzel bir Türkçe ile Mehmed Akif’den, Arif Nihat Asya’ dan, Yahya Kemâl’den serpiştirilmiş mısraları o kadar güzel okudular ki, Türkçe’nin asıl şivesi olan İstanbul şivesinden, bir milim kopukluk yoktu. Şiir ve İlâhiler gecesi adıyla düzenlenen program sadece orataryo ile değil, en mükemmel ve meşhur ilâhilerle süslendi. Bir genç evlâdımız, ud ile yaptığı saz soloları ve ilahileri ruhumuza
üfledi. Biz salona dâhil olduğumuzda program başlamıştı.  Başkan Beytullah Muça, kısa bir konuşmadan sonra bizi takdim ettiler. Bir selâmlama konuşması istediler. Bizde, kısa bir hitabeyle arzuyu i’saf ettik. Kullandığımız beyanlar, İslâmi yaklaşımdı ve mücadelenin Hira Nûr dağında gelen emirle başladığını, Hakk’ın bâtıla, üstün
gelmesinin temini için ecdadımızın yaptığı fedakarane gayretlerin gerisinde kalmamayı hatırlatmamız ilgi uyandırdı. Program tamamlandığında, sayın sunucu kadın, erkek, genç, yaşlı haylice öğretmen kardeşlerimiz bir program değerlendirmesi yapmamı istediklerini, Osmanlı Devleti’nin Balkanlara verdiği önemi sordular dendi ve bir konuşma daha yapar mısınız? sorusuyla yeniden kürsüye alındık. Beyanımız bu sefer hitabe olarak bir saate kadar yakın sürdü.
Meselenin İ’lây-ı Kelimetullah olduğunu, Devlet-i Ebed müddet çizgisinin bunun icracısı olduğunu, Müslüman Türk Milleti’nin 930’lu yıllarda topluca ve fevc  fevc Müslüman olduğunu, akabinde beş bin yıllık devlet kurup, bozma birikiminin evvelâ Büyük Selçuklu Devleti,  Anadolu Selçuklu Devleti müteakiben Osmanlı Devleti ve de, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anayasasında 2. madde de, yer alan eskimez
harflerle “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini,din-i İslamdır” ibaresi hasebiyle devlet-i ebet müddet anlayışının sürdüğünü beyan ettik.
İslâm dinini yaymayı ancak Kuran-ı Âzimüşşan’ın tamamen emrettiği şekilde yerine getirmek görevine merbut kılınarak tatbik edildiğini din de zorlama olmadığından bir tek ferdi vahidi bile asla Müslüman olmak mecburiyeti altına sokmadığını, Merhum Tepedelenli Ali Paşa’nın böyle yaptığına dair iftiralar onun Mora yarımadasını sulh ve sükûn içinde idâresini çekemeyen iç ve dış düşmanların ittifaklarının uydurduğu ve  Sultan 2. Mahmud’un, Halet Çelebi adlı müşavirinin çevirdiği dolaplar Tepedelenli’yi yedi ama, bu arada Mora yarımadasındaki zimam-ı idâre elimizden çıktı ve bölge isyanlarla yer yer alev saçmaya başladı şeklindeki izahatımızdan pek memnun oldular.
Kendimin de, bir evlâd-ı fâtihan olduğumu, validemin Yanya’lı olduğunu, pederimin Saray-Bosnalı olduğunu söylediğimde memnuniyetlerini gözlerinden anladım.  Muhterem okurlarım, inşaallah gelecek yazımızda bu seyahati anlatmayı bitirebiliriz. Fiemanillah.