Anadolu’nun en derin yaralarından biridir çocuk gelinler. Okul çantasının yerine evlilik yükünü, kalemin yerine evin anahtarını bıraktığımız her çocuk, toplumun vicdanını sızlatan ve akabinde bitmeyecek travmalar yaratan sorunlarımızdan biridir.
Annem bize anlattığı kadarıyla 1960’lı yıllarda 13-14 yaşında evlendirilmiş. 14 ya da 15 yaşında ilk çocuğunu doğurmuş. Aynı yıl babaannem de ikiz doğurmuş. Annem kendisi daha çocukken bebek büyütmeye hatta babaannemin bebelerine de bakmak yükümlülüğünün altına girmiş. Bize derdi ki evliliğin ilk günlerinde bazen sokağa çıkıp, arkadaşlarının bebekleriyle oynadığını söylerdi.
Bugün durup en saf halimizle düşünmemiz gereken meseledir çocuk gelinler veya çocuk yaşta evlilikler. "Gelin" kelimesi, doğası gereği bir yetişkinliği, rızayı ve yeni bir hayat kurma bilincini temsil ederken; yanına "çocuk" kelimesini eklediğimiz an, aslında bir cinayeti tarif etmiş oluyoruz. Bir çocuğun çocukluğunu, hayallerini ve en önemlisi geleceğini öldürüyoruz.
İstatistiklere baktığımızda, 16-17 yaş grubundaki kız çocuklarının resmi evlenme oranlarının kağıt üzerinde düştüğünü görüyoruz. Ancak bu rakamlar bizi yanıltmasın. Resmi kayıtlara geçen yıllık yaklaşık 10 bin "çocuk evliliği" sadece buzdağının görünen kısmıdır. Asıl yara, istatistiklerin uzanamadığı karanlık alandadır. Henüz 13-14 yaşında, sadece "dini nikah" kılıfıyla evlendirilen, nüfus kayıtlarında "bekar" görünen ama gerçekte bir evin yükünü ve çocuk yaşta anne olmanın ağırlığını taşıyan binlerce çocuk var. Kayıt dışı bırakılan bu hayatlar, ne yazık ki devletin koruma kalkanından da mahrum kalıyor. Bir çocuğun kaderini resmiyetten kaçırmak, aslında ona yapılan zulmü gizleme çabasından başka bir şey değildir.
Toplumun bazı kesimlerinde "kader" ya da "kısmet" denilerek normalleştirilmeye çalışılan bu durum, aslında açık bir hak ihlalidir. Evlilik; fiziksel olgunluk kadar ruhsal bir hazır oluş ve ağır bir sorumluluk bilinci gerektirir. Oysa biz; daha kendi bedensel gelişimini tamamlamamış kız çocuklarını, boylarından büyük yüklerin altına sokuyoruz. Sonuç ne mi oluyor?
Eğitimden koparılmış çocuklar, psikolojik travmalarla boğuşan genç anneler, ve ne yazık ki anne ve bebek ölümleriyle sonuçlanan trajediler...
İşin manevi boyutuna sığınarak bu yanlışı savunanlara en güzel cevap yine adaletin kendisidir. Merhamet ve adalet üzerine kurulu hiçbir inanç, bir çocuğun rızası olmadan, hayatını karartacak bir "sözleşmeye" onay vermez. Bir çocuğun gözyaşı üzerine kurulan yuva, ne huzur getirir ne de bereket. Bilakis, bu bir vebaldir; toplumun tamamının sırtındaki bir günahtır.
Toplum olarak artık bu sessiz çığlığa kulak tıkayamayız. Onların ellerine yakışan kına değil, kalemdir. Onların yeri gelinlikçiler değil, okul kütüphaneleridir. Kayıtlı ya da kayıtsız; bir çocuğun çocukluğunu elinden alan her el, bu toplumsal suçun failidir. Biz sustukça, bir çocuğun daha hayalleri beyaz kumaşların arasına gömülüyor.
Unutmayalım: Bir toplum, en savunmasız bireyi olan çocuklarını koruyabildiği ölçüde güçlü ve medenidir. Eğer bir çocuk "anne" olmaya zorlanıyorsa, o toplumun geleceği çoktan öksüz kalmış demektir. Gelin, çocukların hayallerini gelinliklerle değil, eğitimle ve özgürlükle süsleyelim. Çünkü çocuk çocuktur, gelin değil, anne hiç değil…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MEHMET TEMİRTAŞ
BEYAZ KEFEN İÇİNDE ÇOCUK GELİNLER
Anadolu’nun en derin yaralarından biridir çocuk gelinler. Okul çantasının yerine evlilik yükünü, kalemin yerine evin anahtarını bıraktığımız her çocuk, toplumun vicdanını sızlatan ve akabinde bitmeyecek travmalar yaratan sorunlarımızdan biridir.
Annem bize anlattığı kadarıyla 1960’lı yıllarda 13-14 yaşında evlendirilmiş. 14 ya da 15 yaşında ilk çocuğunu doğurmuş. Aynı yıl babaannem de ikiz doğurmuş. Annem kendisi daha çocukken bebek büyütmeye hatta babaannemin bebelerine de bakmak yükümlülüğünün altına girmiş. Bize derdi ki evliliğin ilk günlerinde bazen sokağa çıkıp, arkadaşlarının bebekleriyle oynadığını söylerdi.
Bugün durup en saf halimizle düşünmemiz gereken meseledir çocuk gelinler veya çocuk yaşta evlilikler. "Gelin" kelimesi, doğası gereği bir yetişkinliği, rızayı ve yeni bir hayat kurma bilincini temsil ederken; yanına "çocuk" kelimesini eklediğimiz an, aslında bir cinayeti tarif etmiş oluyoruz. Bir çocuğun çocukluğunu, hayallerini ve en önemlisi geleceğini öldürüyoruz.
İstatistiklere baktığımızda, 16-17 yaş grubundaki kız çocuklarının resmi evlenme oranlarının kağıt üzerinde düştüğünü görüyoruz. Ancak bu rakamlar bizi yanıltmasın. Resmi kayıtlara geçen yıllık yaklaşık 10 bin "çocuk evliliği" sadece buzdağının görünen kısmıdır. Asıl yara, istatistiklerin uzanamadığı karanlık alandadır. Henüz 13-14 yaşında, sadece "dini nikah" kılıfıyla evlendirilen, nüfus kayıtlarında "bekar" görünen ama gerçekte bir evin yükünü ve çocuk yaşta anne olmanın ağırlığını taşıyan binlerce çocuk var. Kayıt dışı bırakılan bu hayatlar, ne yazık ki devletin koruma kalkanından da mahrum kalıyor. Bir çocuğun kaderini resmiyetten kaçırmak, aslında ona yapılan zulmü gizleme çabasından başka bir şey değildir.
Toplumun bazı kesimlerinde "kader" ya da "kısmet" denilerek normalleştirilmeye çalışılan bu durum, aslında açık bir hak ihlalidir. Evlilik; fiziksel olgunluk kadar ruhsal bir hazır oluş ve ağır bir sorumluluk bilinci gerektirir. Oysa biz; daha kendi bedensel gelişimini tamamlamamış kız çocuklarını, boylarından büyük yüklerin altına sokuyoruz. Sonuç ne mi oluyor?
Eğitimden koparılmış çocuklar, psikolojik travmalarla boğuşan genç anneler, ve ne yazık ki anne ve bebek ölümleriyle sonuçlanan trajediler...
İşin manevi boyutuna sığınarak bu yanlışı savunanlara en güzel cevap yine adaletin kendisidir. Merhamet ve adalet üzerine kurulu hiçbir inanç, bir çocuğun rızası olmadan, hayatını karartacak bir "sözleşmeye" onay vermez. Bir çocuğun gözyaşı üzerine kurulan yuva, ne huzur getirir ne de bereket. Bilakis, bu bir vebaldir; toplumun tamamının sırtındaki bir günahtır.
Toplum olarak artık bu sessiz çığlığa kulak tıkayamayız. Onların ellerine yakışan kına değil, kalemdir. Onların yeri gelinlikçiler değil, okul kütüphaneleridir. Kayıtlı ya da kayıtsız; bir çocuğun çocukluğunu elinden alan her el, bu toplumsal suçun failidir. Biz sustukça, bir çocuğun daha hayalleri beyaz kumaşların arasına gömülüyor.
Unutmayalım: Bir toplum, en savunmasız bireyi olan çocuklarını koruyabildiği ölçüde güçlü ve medenidir. Eğer bir çocuk "anne" olmaya zorlanıyorsa, o toplumun geleceği çoktan öksüz kalmış demektir. Gelin, çocukların hayallerini gelinliklerle değil, eğitimle ve özgürlükle süsleyelim. Çünkü çocuk çocuktur, gelin değil, anne hiç değil…