Hava Durumu

“Geliyorum” diyen şiddet

Yazının Giriş Tarihi: 16.04.2026 18:43
Yazının Güncellenme Tarihi: 16.04.2026 18:46

İki günde iki kara haberle sarsıldık. Şanlıurfa’da 19 yaşındaki bir gencin okulda yaptığı sistematik saldırının ardından Maraş’ta bu defa 16 yaşında bir öğrencinin giriştiği katliam. Duyunca kanımız dondu desek yerindedir. Bu saldırıları yapan gençlerin olay sonrası intihar etmeleri de sosyolojik olarak araştırılması gereken ayrı bir durum.

Her kuşağın hep sorduğu bir soru vardır ya biz de soralım. “Biz Nereye Gidiyoruz”?

Son dönemde yaşanan şiddet olaylarına baktığımızda, şaşırarak “Nasıl bu noktaya gelindi?” diye birbirimize soruyoruz. Oysa gerçek şu ki, yaşanan hadiselerin büyük bölümü aslında sessiz sedasız “geliyorum” diyordu da, biz kafamızı kuma gömerek görmemeyi tercih ettik.

Okul koridorlarında başlayıp sokaklara taşan küçük zorbalıklar, sosyal medyada ve siyasi arenada giderek sertleşen dil, cam ekranlarda şiddet yönelimli diziler, mahkeme koridorlarında yaşanan ölümler, savcısı, hâkimi, askeri polisi, öğretmeni, sanatçısı velhasıl toplumda saygınlığı olabilecek kişilerin karıştığı adli vakalar. Ve de en önemlisi ülke bu şekilde uçuruma sürüklenirken en küçük problemi çözmek için bile bir araya gelemeyen siyasi muktedirler.

Aslında hepsi birer erken uyarı sinyali gibiydi. Ama biz bunları “abartılacak bir şey yok” diyerek geçiştirdik. İşte tam da bu noktada, toplumsal bir “seçici körlük” devreye girdi. Görmezden geldikçe sorunlar büyüdü, sorunlar büyüdükçe yaşananlar sıradanlaştı ve maalesef şiddet, en güvenli olması gereken okullara kadar sıçradı.

Kültürel alt yapısı tam oturmamış ülkemizde teknoloji baş döndürücü bir hızla hayatımıza girdi. Ancak aynı hızda bir kültürel ve zihinsel hazırlık yapılmadı. Doğru ya da yanlış bilgiye erişim kolaylaştı ama o bilgiyi süzgeçten geçirecek altyapı hep eksik kaldı. Bütün bunların sonucunda dezenformasyon, nefret dili ve “şiddetin cazibesi” özellikle gençler arasında hızla yayıldı. Sosyal medyada, siyasette hatta yaşamın bir çok alanında güç gösterisi yapanın, güçlü olanın kazandığı, düzgün yaşamaya çalışanın, empati yapanın kaybettiği bir toplum yapısı gelişti.

Bizleri toparlaması gereken, bu tablonun en kritik parçası olan eğitim sistemi ise son 40 yılda hallaç pamuğuna döndü. Sürekli değişen sistemler, bu sistemlere uyduğu söylenen uyumsuz sınavlar, yenilendikçe eskiyi aratan müfredatlar ve de sonuca gitmeyen belirsiz politikalar… Eğitim, bir devlet politikası olması gerekirken, her gelenin kendine göre sistem denediği ve günü kurtarma refleksine dönüştü. Akademik başarıyı odaklaması gereken yapı, değerler sistemini de aşındırmaktan öteye geçemedi. Okullar bilgi yuvası olmaktan uzaklaşıp, güven duygusunun zayıfladığı alanlara dönüştü.

Tüm bunlara bir de adalete güvensizlik ve ekonomik çıkmazlar eklendiğinde tablo daha da karamsarlaştı. Cezasızlık algısı yaygınlaştıkça, insanlar kurallara değil hukuki boşluklara odaklanmaya başladı. Yoksulluk ve yoksunluk arttıkça öfke birikti ve en küçük kıvılcımda patlamaya hazır bir toplum ortaya çıktı. Maalesef artık şiddet her yer de…

Peki çözüm ne? Ne daha çok hapishane, ne daha çok mahkeme, ne de daha çok polis…

Gerçek çözüm, sistemin bütününe bakmaktan geçiyor. Hayatın her safhasında istikrar ve liyakat sağlanmadan, dijital dünyada etik yeniden inşa edilmeden, adalet ve güven duygusu güçlendirilmeden bu döngüyü kırmak mümkün değil. Çünkü bir toplumun huzuru, sadece suçun azalmasıyla değil, adaletin hissedilmesiyle, siyasi dilin yumuşamasıyla ve insanların birbirine yeniden güvenmesiyle sağlanır.

Ve belki de en önemlisi, görmezden gelmeyi bırakmakla başlar. Gelin hep beraber kafalarımızı kumdan çıkaralım artık…

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.