Köy hikâyelerimizin son günündeyiz. Sınırları her sabah şahsi menfaatlere göre yeniden çizilen, herkesin kendi feodal cumhuriyetini ilan ettiği o en gürültülü köye, yani "Muhalif Köyü"ne geliyoruz.
Burası güya "Ağasız Köy" sloganıyla, eşitlik masalıyla kurulmuştur. Gelgelelim metrekareye en çok ağanın, kibirli beyin ve koltuk sevdalısı başkanın düştüğü yer tam da burasıdır. Her köşe başında bir beyin propagandasına rastlarsınız. Her kahvede bir başkan ferman yazdırırken, her sokakta bir ağa kendi diktatörlüğünü ilan eder.
Köy meydanına çıktığınızda ortada tek bir muhtarlık mührü görürsünüz ama o mühre kilitlenmiş tam elli tane el vardır. Herkes mühürden bir parça koparıp kendi çöplüğüne çekmeye çalışır. Tepedeki köyün o tek ve gaddar ağasına karşı güya büyük bir direniş cephesi kuracaklardır, fakat aynı masaya oturduklarında altlarındaki sandalyeleri tekmelemekten, arkadan hançerlemekten ve birbirlerini masadan aşağı yuvarlamaktan asla geri durmazlar.
İşin en mide bulandırıcı ikiyüzlülüğü de şudur. Hepsi sabah akşam köy meydanında toplanıp "Kahrolsun ağalık, yaşasın demokrasi, yaşasın özgürlük!" diye sahte nutuklar atarken, mangalda kül bırakmazlar. Ancak hava kararıp kendi arka bahçelerine, kendi küçük konaklarına çekildiklerinde, kurdukları o mikro faşizan düzeni korumak için en acımasız kâhyalara dönüşürler. Yanlarında kendi fikrine biat etmeyen, azıcık sesini yükselten tek bir köylüyü bile barındırmaz, anında aforoz ederler. Net konuşalım: O mühür kazara ellerine bir geçse, mevcut ağayı mumla aratacak birer tiran adayıdır çoğu!
Birlik olmak ve ortak bir vizyonda buluşmak, bu kibir abidelerinin fıtratına aykırıdır. Her biri kendi egosunu tatmin etmenin, kendi küçük aşiretinin tırnak içindeki "lideri" kalmanın peşindedir. "Benim tebam seninkini döver" sığlığındaki bu ilkel kavgalardan başlarını kaldıramadıkları için, köyün yıkılan okulunu boyamaya, çamurlu yollarını yapmaya zamanları kalmaz. Karşı köyün ağasından şikâyet ederken, aslında bir çoğu her gece gizli gizli onun tahtına oturmanın ve gücü tekelleştirmenin hayaliyle yanıp tutuşmaktadırlar.
Maskeli Demokrasi, Gizli Tiranlık
Dün tek başlarına hiçbir şey ifade edemedikleri için "Birleşe birleşe kazanacağız" diye riyakarlık yapanlar, bugün kendi küçük iktidar alanlarını korumak uğruna "bölüne bölüne" kazanacakları umuduna sığınmaktadırlar.
Hatırı Kaçmış Acı Kahve
Üç gün boyunca bu toprakların üç farklı aynasını gezdik:
Biri gücün rüzgârına göre fırıldak gibi dönen, omurgasız menfaatçiler,
Diğeri ise gücü paylaşamadığı için kendi hırslarında boğulan, içten içe yok olanlar...
Türk siyasetinin asıl sefaleti; işte bu üç köyün kahvesinde içilen, hatırı çoktan satılmış o acı kahvenin tortusunda gizlidir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MEHMET TEMİRTAŞ
Muhalif Köy ve Beylerin EGO Savaşı
Köy hikâyelerimizin son günündeyiz. Sınırları her sabah şahsi menfaatlere göre yeniden çizilen, herkesin kendi feodal cumhuriyetini ilan ettiği o en gürültülü köye, yani "Muhalif Köyü"ne geliyoruz.
Burası güya "Ağasız Köy" sloganıyla, eşitlik masalıyla kurulmuştur. Gelgelelim metrekareye en çok ağanın, kibirli beyin ve koltuk sevdalısı başkanın düştüğü yer tam da burasıdır. Her köşe başında bir beyin propagandasına rastlarsınız. Her kahvede bir başkan ferman yazdırırken, her sokakta bir ağa kendi diktatörlüğünü ilan eder.
Köy meydanına çıktığınızda ortada tek bir muhtarlık mührü görürsünüz ama o mühre kilitlenmiş tam elli tane el vardır. Herkes mühürden bir parça koparıp kendi çöplüğüne çekmeye çalışır. Tepedeki köyün o tek ve gaddar ağasına karşı güya büyük bir direniş cephesi kuracaklardır, fakat aynı masaya oturduklarında altlarındaki sandalyeleri tekmelemekten, arkadan hançerlemekten ve birbirlerini masadan aşağı yuvarlamaktan asla geri durmazlar.
İşin en mide bulandırıcı ikiyüzlülüğü de şudur. Hepsi sabah akşam köy meydanında toplanıp "Kahrolsun ağalık, yaşasın demokrasi, yaşasın özgürlük!" diye sahte nutuklar atarken, mangalda kül bırakmazlar. Ancak hava kararıp kendi arka bahçelerine, kendi küçük konaklarına çekildiklerinde, kurdukları o mikro faşizan düzeni korumak için en acımasız kâhyalara dönüşürler. Yanlarında kendi fikrine biat etmeyen, azıcık sesini yükselten tek bir köylüyü bile barındırmaz, anında aforoz ederler. Net konuşalım: O mühür kazara ellerine bir geçse, mevcut ağayı mumla aratacak birer tiran adayıdır çoğu!
Birlik olmak ve ortak bir vizyonda buluşmak, bu kibir abidelerinin fıtratına aykırıdır. Her biri kendi egosunu tatmin etmenin, kendi küçük aşiretinin tırnak içindeki "lideri" kalmanın peşindedir. "Benim tebam seninkini döver" sığlığındaki bu ilkel kavgalardan başlarını kaldıramadıkları için, köyün yıkılan okulunu boyamaya, çamurlu yollarını yapmaya zamanları kalmaz. Karşı köyün ağasından şikâyet ederken, aslında bir çoğu her gece gizli gizli onun tahtına oturmanın ve gücü tekelleştirmenin hayaliyle yanıp tutuşmaktadırlar.
Maskeli Demokrasi, Gizli Tiranlık
Dün tek başlarına hiçbir şey ifade edemedikleri için "Birleşe birleşe kazanacağız" diye riyakarlık yapanlar, bugün kendi küçük iktidar alanlarını korumak uğruna "bölüne bölüne" kazanacakları umuduna sığınmaktadırlar.
Hatırı Kaçmış Acı Kahve
Üç gün boyunca bu toprakların üç farklı aynasını gezdik:
Biri güce sorgusuz sualsiz biat eden, kula kulluk eden, güce tapanlar,
Biri gücün rüzgârına göre fırıldak gibi dönen, omurgasız menfaatçiler,
Diğeri ise gücü paylaşamadığı için kendi hırslarında boğulan, içten içe yok olanlar...
Türk siyasetinin asıl sefaleti; işte bu üç köyün kahvesinde içilen, hatırı çoktan satılmış o acı kahvenin tortusunda gizlidir.