Geçen televizyon izlerken konuşmanın bir yerinde Ruh Kanseri diye bir ifade duydum. Sonra merakımı gidermek için internette karşılığına baktım. Tıbbi bir terim olmasa da kısaca OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk) olarak adlandırılan rahatsızlıkla çarpıcı benzetmeler olduğunu gördüm. Şimdilerde çevrenizde kiminle konuşursanız itiraf etmese de onda veya çevresinde OKB ile ilgili birisinin varlığından muhakkak bahseder. Belki de ülkemizde farkında olmadığımız en önemli rahatsızlığımız bu olabilir.
Gazete manşetlerine bir bakın neler var neler.
Dolandırıcılıktan ceza alan patron cumhurbaşkanından ödül aldığı, din pazarlayanların uyuşturucu partilerinde başrol oynadığı, müftünün dallas dizisini aratmayan aşk maceralarının anlatıldığı, dedikodularla hapis yatanların çoğaldığı, hapisten afla çıkanların eşlerini doğradığı, rüşvet verenin devlet korumasıyla dolaştırıldığı, temizlik işlerine çalışanın sağlık müdürünü görevden aldırdığı, ülkenin gözbebeği üniversitelerden mezun olup iş bulamayan bir nesil varken her türlü üçkağıtla elde ettiği diplomalarla üst düzey görev yapanların olduğu bir Türkiye…
Ülkemizde dinamikler o kadar hızlı değişiyor ki bu ruhsal aşınmaya maruz kalmadan yaşamak sanki bir mucize gibi. İllegal hayatların elde ettiği haksız kazanımlarla sürdüğü yaşam tarzının özendirildiği, ahlaki değerlerin ayaklar altına alındığı hatta gömüldüğü bir ülkede yaşıyorsanız “RUH KANSERİ” hastalığına yakalanmamanız mümkün görünmüyor. Hatta birçoğumuz yakalandı da.
Toplumun genelinde hissedilen bu kolektif yorgunluğu ve "ruh kanseri" benzetmesini dile getirerek, aslında hepimizin ortak yarasına parmak basmak istedim. Bireysel olarak ne kadar iyi olursak olalım, sokağa çıktığımızda karşılaştığımız o asık suratlar, trafikteki gerginlik veya market kuyruğundaki mutsuzluk bir süre sonra hepimizin üzerine yapışıyor.
Beynimiz öngörülebilirliği sever. Ama günümüzde bu mümkün değil. Yarının ne getireceğini, fiyatların ne olacağını veya kuralların değişip değişmeyeceğini bilmemek, bizi "kronikleşen bir tetikte olma" haline sokması enerjimizi emip bitiriyor.
Artık insanlara "bizimkiler" ve "onlar" gözüyle bakıyor olmamız, empatimizi yok etti. Çevremizde birçok kişiyle ortak bir paydada buluşamıyor olmamız ise bir nevi bizleri toplumsal yalnızlığa itti.
En tehlikeli aşamada ne biliyor musunuz? Çoğumuzda özellikle de gençlerimizde "Çabalasam da bir yere varamayacağım" düşüncesi, bir toplumun ruhunu çürüten en tehlikeli aşamalardan biri. Yavaş yavaş ısıtılan suya atılmış kurbağa gibiyiz. Öğretilmiş çaresizliğin pik yaptığı noktadayız.
Üzerimize çöken bu karabulutları bir an önce dağıtmamız lazım. Ruh kanserinden kurtulmanın yolu toplum olarak Müşterekleri Hatırlamaktan geçiyor. Geçmiş yıllarda Türk toplumu olarak birçok testten başarıyla birlik olarak çıktık. Yoklukta birleşip dünyaya kafa tutup bir devlet olduk. Yüzyıldır bizim üzerimize kurulan oyunları bozduk. Doğal afetler gördük, facialar gördük hepsini bir olarak birlik olarak atlattık. Bu "ruh kanseri" dediğimiz durum ağır bir süreç olsa da, bu toprakların genetiğinde her zaman bir "yaşama refleksi" ve "dayanışma ruhu" vardır.
O halde “buyurun cenaze namazına” demeden önce gelin öncelikle empati yapalım sonra birbirimizi dinleyelim, birbirimize güvenelim ve yakalandığımız bu illeti birlikte yenelim.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MEHMET TEMİRTAŞ
RUH KANSERİ
Geçen televizyon izlerken konuşmanın bir yerinde Ruh Kanseri diye bir ifade duydum. Sonra merakımı gidermek için internette karşılığına baktım. Tıbbi bir terim olmasa da kısaca OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk) olarak adlandırılan rahatsızlıkla çarpıcı benzetmeler olduğunu gördüm. Şimdilerde çevrenizde kiminle konuşursanız itiraf etmese de onda veya çevresinde OKB ile ilgili birisinin varlığından muhakkak bahseder. Belki de ülkemizde farkında olmadığımız en önemli rahatsızlığımız bu olabilir.
Gazete manşetlerine bir bakın neler var neler.
Dolandırıcılıktan ceza alan patron cumhurbaşkanından ödül aldığı, din pazarlayanların uyuşturucu partilerinde başrol oynadığı, müftünün dallas dizisini aratmayan aşk maceralarının anlatıldığı, dedikodularla hapis yatanların çoğaldığı, hapisten afla çıkanların eşlerini doğradığı, rüşvet verenin devlet korumasıyla dolaştırıldığı, temizlik işlerine çalışanın sağlık müdürünü görevden aldırdığı, ülkenin gözbebeği üniversitelerden mezun olup iş bulamayan bir nesil varken her türlü üçkağıtla elde ettiği diplomalarla üst düzey görev yapanların olduğu bir Türkiye…
Ülkemizde dinamikler o kadar hızlı değişiyor ki bu ruhsal aşınmaya maruz kalmadan yaşamak sanki bir mucize gibi. İllegal hayatların elde ettiği haksız kazanımlarla sürdüğü yaşam tarzının özendirildiği, ahlaki değerlerin ayaklar altına alındığı hatta gömüldüğü bir ülkede yaşıyorsanız “RUH KANSERİ” hastalığına yakalanmamanız mümkün görünmüyor. Hatta birçoğumuz yakalandı da.
Toplumun genelinde hissedilen bu kolektif yorgunluğu ve "ruh kanseri" benzetmesini dile getirerek, aslında hepimizin ortak yarasına parmak basmak istedim. Bireysel olarak ne kadar iyi olursak olalım, sokağa çıktığımızda karşılaştığımız o asık suratlar, trafikteki gerginlik veya market kuyruğundaki mutsuzluk bir süre sonra hepimizin üzerine yapışıyor.
Beynimiz öngörülebilirliği sever. Ama günümüzde bu mümkün değil. Yarının ne getireceğini, fiyatların ne olacağını veya kuralların değişip değişmeyeceğini bilmemek, bizi "kronikleşen bir tetikte olma" haline sokması enerjimizi emip bitiriyor.
Artık insanlara "bizimkiler" ve "onlar" gözüyle bakıyor olmamız, empatimizi yok etti. Çevremizde birçok kişiyle ortak bir paydada buluşamıyor olmamız ise bir nevi bizleri toplumsal yalnızlığa itti.
En tehlikeli aşamada ne biliyor musunuz? Çoğumuzda özellikle de gençlerimizde "Çabalasam da bir yere varamayacağım" düşüncesi, bir toplumun ruhunu çürüten en tehlikeli aşamalardan biri. Yavaş yavaş ısıtılan suya atılmış kurbağa gibiyiz. Öğretilmiş çaresizliğin pik yaptığı noktadayız.
Üzerimize çöken bu karabulutları bir an önce dağıtmamız lazım. Ruh kanserinden kurtulmanın yolu toplum olarak Müşterekleri Hatırlamaktan geçiyor. Geçmiş yıllarda Türk toplumu olarak birçok testten başarıyla birlik olarak çıktık. Yoklukta birleşip dünyaya kafa tutup bir devlet olduk. Yüzyıldır bizim üzerimize kurulan oyunları bozduk. Doğal afetler gördük, facialar gördük hepsini bir olarak birlik olarak atlattık. Bu "ruh kanseri" dediğimiz durum ağır bir süreç olsa da, bu toprakların genetiğinde her zaman bir "yaşama refleksi" ve "dayanışma ruhu" vardır.
O halde “buyurun cenaze namazına” demeden önce gelin öncelikle empati yapalım sonra birbirimizi dinleyelim, birbirimize güvenelim ve yakalandığımız bu illeti birlikte yenelim.