Bazı şehirlerin hafızası, geniş meydanlarda değil; dar sokaklarda, gölgeli avlularda, eski bir duvarın kıyısında saklanır. Bursa söz konusu olduğunda ise bu hafıza en çok Muradiye’de hayat bulur. Bu hafta yine 90’ların Bursa’sına dönüyorum ama bu kez hatırladığım ritim, bütün bir şehrin değil, çok daha özel bir bölgenin sessiz adımlarında saklı… Muradiye’de.
90’ların Muradiye’si bugünkü kadar turist akınına uğrayan bir yer değildi. Hatta çoğu zaman öyle bir ıssızlık olurdu ki, sokakta yürürken ayak sesleriniz size eşlik ederdi. Muradiye Külliyesi’ne çıkan o hafif yokuşu hatırlıyorum; taşların arasına sıkışmış toprak kokusu, bahar aylarında açan hanımelinin kokusuna karışırdı. O yıllarda çocuk olan bizler için bu yokuş, bir tür zaman tüneliydi. Bir yanınızda medrese duvarlarının serinliği, diğer yanınızda tarihin sessizliği… Sanki bir anda birkaç yüzyıl öncesine adım atmış gibi hissederdiniz.
Muradiye Türbeleri ise 90’ların Bursa’sında bugünkü kadar restore edilmiş değildi. Türbelerin avlusuna girer girmez insanı karşılayan o sessizlik, çocuk aklımızla bile bir saygı duygusu uyandırırdı. Kuşların cılız sesi, rüzgârın taş duvarlara çarparak çıkardığı hafif uğultu… Ses çok azdı ama his çoktu. Türbelerin yeşil ve toprak tonlarıyla bütünleşen görüntüsü, Muradiye’nin zamanı yavaşlatan atmosferini daha da belirginleştirirdi.
Muradiye Camii’nin kuzey tarafındaki mezarlık bölgesi ise 90’larda daha çok mahallenin yaşlılarının uğrak yeriydi. Yaz öğleden sonralarında birkaç ihtiyarın sedir gölgesinde oturup eski günlerden bahsettiğini duyardık. O konuşmalar, bugünün hızla akan modern şehir hayatında artık pek duyulmayan bir dinginlik taşırdı.
Ve tabii Muradiye’nin çocukluğumuzdaki en büyülü tarafı: mahalle arasındaki o sakin sokaklar… Ne trafik gürültüsü vardı, ne beton yığınları. Çoğu ev hâlâ ahşap ya da taş dokusunu korurdu. Bir pencere açıldığı zaman içerden gelen yemek kokusu bile mahalleyi tanımlardı; kimi evden tarhana kokusu yayılırdı, kimi evden zeytinyağlı bir yemeğin kokusu. İnsanlar birbirini isimle tanır, günün hangi saatlerinde nerede yürüdüğü bile bilinir olurdu.
Bugün Muradiye modernleşse de, 90’lardaki o zamanın durduğu hâl hâlâ bir yerlerde kalmış gibi duruyor. Bazen insan kalabalığın içinde yürürken gözlerini kapatıyor ve kendini yine o eski taş yokuşlarda, hanımeli kokusunun gölgesinde buluyor. Çünkü bazı bölgeler, sadece geçmişte yaşanmaz; geçmişi yaşatmaya devam eder.
Muradiye de işte tam olarak böyle bir yer. 90’ların Bursa’sındaki o ağırbaşlı ruhu, hâlâ duvarlarına sinmiş bir şekilde sessizce bekliyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MELİH ÖNDER
90’ların Bursa’sında Muradiye’nin Sessiz Adımları
Bazı şehirlerin hafızası, geniş meydanlarda değil; dar sokaklarda, gölgeli avlularda, eski bir duvarın kıyısında saklanır. Bursa söz konusu olduğunda ise bu hafıza en çok Muradiye’de hayat bulur. Bu hafta yine 90’ların Bursa’sına dönüyorum ama bu kez hatırladığım ritim, bütün bir şehrin değil, çok daha özel bir bölgenin sessiz adımlarında saklı… Muradiye’de.
90’ların Muradiye’si bugünkü kadar turist akınına uğrayan bir yer değildi. Hatta çoğu zaman öyle bir ıssızlık olurdu ki, sokakta yürürken ayak sesleriniz size eşlik ederdi. Muradiye Külliyesi’ne çıkan o hafif yokuşu hatırlıyorum; taşların arasına sıkışmış toprak kokusu, bahar aylarında açan hanımelinin kokusuna karışırdı. O yıllarda çocuk olan bizler için bu yokuş, bir tür zaman tüneliydi. Bir yanınızda medrese duvarlarının serinliği, diğer yanınızda tarihin sessizliği… Sanki bir anda birkaç yüzyıl öncesine adım atmış gibi hissederdiniz.
Muradiye Türbeleri ise 90’ların Bursa’sında bugünkü kadar restore edilmiş değildi. Türbelerin avlusuna girer girmez insanı karşılayan o sessizlik, çocuk aklımızla bile bir saygı duygusu uyandırırdı. Kuşların cılız sesi, rüzgârın taş duvarlara çarparak çıkardığı hafif uğultu… Ses çok azdı ama his çoktu. Türbelerin yeşil ve toprak tonlarıyla bütünleşen görüntüsü, Muradiye’nin zamanı yavaşlatan atmosferini daha da belirginleştirirdi.
Muradiye Camii’nin kuzey tarafındaki mezarlık bölgesi ise 90’larda daha çok mahallenin yaşlılarının uğrak yeriydi. Yaz öğleden sonralarında birkaç ihtiyarın sedir gölgesinde oturup eski günlerden bahsettiğini duyardık. O konuşmalar, bugünün hızla akan modern şehir hayatında artık pek duyulmayan bir dinginlik taşırdı.
Ve tabii Muradiye’nin çocukluğumuzdaki en büyülü tarafı: mahalle arasındaki o sakin sokaklar… Ne trafik gürültüsü vardı, ne beton yığınları. Çoğu ev hâlâ ahşap ya da taş dokusunu korurdu. Bir pencere açıldığı zaman içerden gelen yemek kokusu bile mahalleyi tanımlardı; kimi evden tarhana kokusu yayılırdı, kimi evden zeytinyağlı bir yemeğin kokusu. İnsanlar birbirini isimle tanır, günün hangi saatlerinde nerede yürüdüğü bile bilinir olurdu.
Bugün Muradiye modernleşse de, 90’lardaki o zamanın durduğu hâl hâlâ bir yerlerde kalmış gibi duruyor. Bazen insan kalabalığın içinde yürürken gözlerini kapatıyor ve kendini yine o eski taş yokuşlarda, hanımeli kokusunun gölgesinde buluyor. Çünkü bazı bölgeler, sadece geçmişte yaşanmaz; geçmişi yaşatmaya devam eder.
Muradiye de işte tam olarak böyle bir yer. 90’ların Bursa’sındaki o ağırbaşlı ruhu, hâlâ duvarlarına sinmiş bir şekilde sessizce bekliyor.