Bursa’nın o eski taş sokaklarında yürümek var ya, insanı bambaşka bir zamana atıyor. Hanların arasına girince, sadece gözlerin değil, ruhun da yürüyormuş gibi oluyor. Şehirdeki o gürültü, trafik, telefon sesi bir anda kayboluyor. Sanki zaman yavaşlıyor, nefes almak kolaylaşıyor.
Kapıdan içeri giriyorsun, taş duvarlar, ahşap tavanlar… Hemen bir sessizlik çöküyor. Ama bu sessizlik sıkıcı değil, huzur veriyor. Köşedeki yaşlı amca kahvesini yudumluyor, bir köşede esnaf işine bakıyor, güneş ışığı tavandaki kirişlerden sızıyor… İşte tam da o anda insan “ahh burası başka bir dünya” diyor kendi kendine.
Ben sahneye çıktığım akşamlar bile burayı hatırlarım. İnsanların yüzü, konuşmaları, kahve kokusu… Hepsi ayrı bir doku katıyor. Hanlarda oturmak sadece kahve içmek değil, şehrin geçmişiyle sohbet etmek gibi. Arada bir bakır işlemeci, tahta oymacısı, eski kitaplar arasında uğraşan bir usta… Onlara bakınca insan hem geçmişi hissediyor hem de emeğe hayran kalıyor.
Bazen öyle oluyor ki hanlarda kaybolmak bile güzel geliyor. Dar sokaklardan geçiyorsun, arka kapılara dalıyorsun, küçük avlular çıkıyor karşına… Her adımda şehrin hikâyeleri takip ediyor seni. Bir bardak kahve veya çayla oturup etrafa bakmak insanı hem dinlendiriyor hem düşündürüyor.
Bursa’nın hanları böyle işte. Modern binalar arasında kaybolmuş gibi hissetsek de, bu taş duvarlar ve eski kirişler ruhumuza iyi geliyor. İnsan hem kendisiyle hem şehirle baş başa kalıyor. Bazen sadece bu yeter, gerisi gelir zaten.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MELİH ÖNDER
Bursa’nın Hanlarında Kaybolmak
Bursa’nın o eski taş sokaklarında yürümek var ya, insanı bambaşka bir zamana atıyor. Hanların arasına girince, sadece gözlerin değil, ruhun da yürüyormuş gibi oluyor. Şehirdeki o gürültü, trafik, telefon sesi bir anda kayboluyor. Sanki zaman yavaşlıyor, nefes almak kolaylaşıyor.
Kapıdan içeri giriyorsun, taş duvarlar, ahşap tavanlar… Hemen bir sessizlik çöküyor. Ama bu sessizlik sıkıcı değil, huzur veriyor. Köşedeki yaşlı amca kahvesini yudumluyor, bir köşede esnaf işine bakıyor, güneş ışığı tavandaki kirişlerden sızıyor… İşte tam da o anda insan “ahh burası başka bir dünya” diyor kendi kendine.
Ben sahneye çıktığım akşamlar bile burayı hatırlarım. İnsanların yüzü, konuşmaları, kahve kokusu… Hepsi ayrı bir doku katıyor. Hanlarda oturmak sadece kahve içmek değil, şehrin geçmişiyle sohbet etmek gibi. Arada bir bakır işlemeci, tahta oymacısı, eski kitaplar arasında uğraşan bir usta… Onlara bakınca insan hem geçmişi hissediyor hem de emeğe hayran kalıyor.
Bazen öyle oluyor ki hanlarda kaybolmak bile güzel geliyor. Dar sokaklardan geçiyorsun, arka kapılara dalıyorsun, küçük avlular çıkıyor karşına… Her adımda şehrin hikâyeleri takip ediyor seni. Bir bardak kahve veya çayla oturup etrafa bakmak insanı hem dinlendiriyor hem düşündürüyor.
Bursa’nın hanları böyle işte. Modern binalar arasında kaybolmuş gibi hissetsek de, bu taş duvarlar ve eski kirişler ruhumuza iyi geliyor. İnsan hem kendisiyle hem şehirle baş başa kalıyor. Bazen sadece bu yeter, gerisi gelir zaten.