Mahallede ilk walkman’i olan çocuk bir anda önemli kişi oluverirdi. Biz daha hâlâ sokakta çember çevirirken, o kulağına takmış kulaklığı, dünyadan kopmuş gibi yürüyordu. Sanki kulakta değil de yürekte bir başka evren vardı da, biz duyamıyorduk.
O zamanlar müzik özel bir şeydi. Herkesin cebinde yoktu, kulağında hiç yoktu. O yüzden walkman taşımak lüks değil, büyücülük gibi bir şeydi.
Hele bir de kırmızıydıysa cihaz… Sony marka olanı varsa zaten mahallenin “Richie Rich”i oydu.
Otururduk kaldırıma, walkman’li çocuk bir kulaklığı kendine, bir kulaklığı bize takardı. Ama öyle ikişer kişi değil; tek kulaklık on kişilik sırayla dönerdi.
Sıraya girerdik adeta.
"Abi ben de bi dinleyebilir miyim?"
"Dur oğlum, bu şarkı bitsin sana verecek."
Şarkı çalarken kimse konuşmazdı. Saygıydı o. Hatta müziğe değil, o an’a saygıydı. Walkman’den yükselen Tarkan mıydı, İzel mi, yoksa bir Orhan Gencebay klasiği mi… fark etmezdi. Biz o kulaklığı taktığımız anda başka bir mahalleye geçerdik.
Hayalleri olan, sessizliğe gömülmüş, içine dönük bir mahalleye...
Kasetin sarma sesi, pilin zayıflayıp şarkıyı yavaşlatması bile hayatın sesiydi.
Bazen kaset sararken kurşun kalemle yarış yapılırdı.
Hatta walkman’i olan çocuğun yanında kaset sarmak bile bir prestijdi.
Yıllar geçti, şimdi herkesin cebinde sonsuz şarkı taşıyan telefonlar var.
Ama o walkman’in verdiği o his, o “müzik dinlemek” hali, hiçbir cihaza nasip olmadı.
O çocuk şimdi belki kırklara merdiven dayadı.
Ama hâlâ bir şarkı başladığında içinden o kulaklığı uzatıp “Al dinle” diyesi gelir.
Çünkü müzik paylaştıkça güzeldi.
Ve o ilk walkman bir cihaz değil, bir çağın temsilcisiydi.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MELİH ÖNDER
Mahallede İlk Walkman’i Olan Çocuk
Mahallede ilk walkman’i olan çocuk bir anda önemli kişi oluverirdi. Biz daha hâlâ sokakta çember çevirirken, o kulağına takmış kulaklığı, dünyadan kopmuş gibi yürüyordu. Sanki kulakta değil de yürekte bir başka evren vardı da, biz duyamıyorduk.
O zamanlar müzik özel bir şeydi. Herkesin cebinde yoktu, kulağında hiç yoktu. O yüzden walkman taşımak lüks değil, büyücülük gibi bir şeydi.
Hele bir de kırmızıydıysa cihaz… Sony marka olanı varsa zaten mahallenin “Richie Rich”i oydu.
Otururduk kaldırıma, walkman’li çocuk bir kulaklığı kendine, bir kulaklığı bize takardı. Ama öyle ikişer kişi değil; tek kulaklık on kişilik sırayla dönerdi.
Sıraya girerdik adeta.
"Abi ben de bi dinleyebilir miyim?"
"Dur oğlum, bu şarkı bitsin sana verecek."
Şarkı çalarken kimse konuşmazdı. Saygıydı o. Hatta müziğe değil, o an’a saygıydı. Walkman’den yükselen Tarkan mıydı, İzel mi, yoksa bir Orhan Gencebay klasiği mi… fark etmezdi. Biz o kulaklığı taktığımız anda başka bir mahalleye geçerdik.
Hayalleri olan, sessizliğe gömülmüş, içine dönük bir mahalleye...
Kasetin sarma sesi, pilin zayıflayıp şarkıyı yavaşlatması bile hayatın sesiydi.
Bazen kaset sararken kurşun kalemle yarış yapılırdı.
Hatta walkman’i olan çocuğun yanında kaset sarmak bile bir prestijdi.
Yıllar geçti, şimdi herkesin cebinde sonsuz şarkı taşıyan telefonlar var.
Ama o walkman’in verdiği o his, o “müzik dinlemek” hali, hiçbir cihaza nasip olmadı.
O çocuk şimdi belki kırklara merdiven dayadı.
Ama hâlâ bir şarkı başladığında içinden o kulaklığı uzatıp “Al dinle” diyesi gelir.
Çünkü müzik paylaştıkça güzeldi.
Ve o ilk walkman bir cihaz değil, bir çağın temsilcisiydi.