Geçen gün bizim köşedeki kahvehanenin önünden geçiyorum, içeriden taze çekilmiş Türk kahvesiyle karışık o bildiğimiz tanıdık koku geliyor. Şöyle bir durdum, az ilerideki o cafcaflı, tabelası İngilizce kelimelerle süslü zincir kahveciye baktım. Kapıda kuyruk, elinde karton bardakla bekleyen gençler… İçimden dedim ki: “Yahu biz ne ara kırk yıl hatırı olan acı kahveyi bıraktık da ismi okunamayan sütlü köpüklü şeylerin müptelası olduk?” İşte bu hafta eğriyi eğriyi, doğruyu doğruyu konuşalım; şu zincir kahveciler mi haklı, yoksa mazisiyle kokusu birbirine karışmış o eski kafeler mi?
Şimdi yiğidi öldürüp hakkını yemeyelim, bu zincir kahvecilerin hakkını teslim etmek lazım. Adamlar bir sistem kurmuş. İçeri giriyorsun, dünyanın öbür ucundan gelmiş çekirdeği gözünün önünde öğütüp sana veriyorlar. İnterneti hızlı, kliması püfür püfür. Özellikle bizim gençler laptopu kapıp sabah bir oturuyorlar, akşama kadar tek bardak kahveyle dükkan kapatıyorlar. Garson tepene dikilip “Kalk” demiyor, “Ne alırsın?” diye darlamıyor. Rahatlık mı? Evet, dibine kadar rahatlık. Ama gelin görün ki işin ruhu eksik be kardeşim!
O karton bardaklar yok mu, bana hep bir aceleyi, bir samimiyetsizliği hatırlatıyor. Kahve dediğin, yudum yudum, porselen fincanın sıcaklığını elinde hissederek içilir. Bizim o mazisi olan, duvarlarında eski fotoğrafların asılı olduğu, masası hafif sallanan emektar kafelerimizde ise durum bambaşkadır. Oraya yalnız gitsen bile yalnız kalmazsın. Yandaki masadan bir selam gelir, dükkanın sahibi halini hatırını sorar. Sipariş verirken ismini bardağa yanlış yazacaklar diye korkmazsın, çünkü esnaf seni zaten adınla bilir.
Bizim kültürümüzde kahve sadece bir içecek değil, iki lafın belini kırma bahanesidir. Zincir kahveciye gidiyorsun; herkesin kulağında bir kulaklık, herkes kendi ekranına gömülmüş, adeta modern birer robot gibi takılıyor. Ama mazisi olan o eski kafelerde hayatın sesi vardır; tavla pulunun sesi gelir, memleket meseleleri masaya yatırılır, hüzünler de neşeler de paylaşılır. Orada içilen bir fincan kahvenin hatırı gerçekten kırk yıldır, çünkü içinde insan emeği, esnaf selamı vardır.
Sözün özü dostlar; varsın bizim kahvemizin üstünde havalı şekiller olmasın, varsın ismi "Venti boy karamelli bilmem ne" diye uzayıp gitmesin. Bize o eski dostların sıcaklığı, porselen fincanın tıkırtısı ve mekânın ruhu yeter. Yolu sevgiden, samimiyetten ve esnafa sahip çıkmaktan geçen herkese selam olsun. Haftaya aynı köşede görüşmek üzere, kahveniz bol, sohbetiniz koyu olsun!
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MELİH ÖNDER
Zincir kahveciler mi? Yoksa harbi kahveciler mi?
Geçen gün bizim köşedeki kahvehanenin önünden geçiyorum, içeriden taze çekilmiş Türk kahvesiyle karışık o bildiğimiz tanıdık koku geliyor. Şöyle bir durdum, az ilerideki o cafcaflı, tabelası İngilizce kelimelerle süslü zincir kahveciye baktım. Kapıda kuyruk, elinde karton bardakla bekleyen gençler… İçimden dedim ki: “Yahu biz ne ara kırk yıl hatırı olan acı kahveyi bıraktık da ismi okunamayan sütlü köpüklü şeylerin müptelası olduk?” İşte bu hafta eğriyi eğriyi, doğruyu doğruyu konuşalım; şu zincir kahveciler mi haklı, yoksa mazisiyle kokusu birbirine karışmış o eski kafeler mi?
Şimdi yiğidi öldürüp hakkını yemeyelim, bu zincir kahvecilerin hakkını teslim etmek lazım. Adamlar bir sistem kurmuş. İçeri giriyorsun, dünyanın öbür ucundan gelmiş çekirdeği gözünün önünde öğütüp sana veriyorlar. İnterneti hızlı, kliması püfür püfür. Özellikle bizim gençler laptopu kapıp sabah bir oturuyorlar, akşama kadar tek bardak kahveyle dükkan kapatıyorlar. Garson tepene dikilip “Kalk” demiyor, “Ne alırsın?” diye darlamıyor. Rahatlık mı? Evet, dibine kadar rahatlık. Ama gelin görün ki işin ruhu eksik be kardeşim!
O karton bardaklar yok mu, bana hep bir aceleyi, bir samimiyetsizliği hatırlatıyor. Kahve dediğin, yudum yudum, porselen fincanın sıcaklığını elinde hissederek içilir. Bizim o mazisi olan, duvarlarında eski fotoğrafların asılı olduğu, masası hafif sallanan emektar kafelerimizde ise durum bambaşkadır. Oraya yalnız gitsen bile yalnız kalmazsın. Yandaki masadan bir selam gelir, dükkanın sahibi halini hatırını sorar. Sipariş verirken ismini bardağa yanlış yazacaklar diye korkmazsın, çünkü esnaf seni zaten adınla bilir.
Bizim kültürümüzde kahve sadece bir içecek değil, iki lafın belini kırma bahanesidir. Zincir kahveciye gidiyorsun; herkesin kulağında bir kulaklık, herkes kendi ekranına gömülmüş, adeta modern birer robot gibi takılıyor. Ama mazisi olan o eski kafelerde hayatın sesi vardır; tavla pulunun sesi gelir, memleket meseleleri masaya yatırılır, hüzünler de neşeler de paylaşılır. Orada içilen bir fincan kahvenin hatırı gerçekten kırk yıldır, çünkü içinde insan emeği, esnaf selamı vardır.
Sözün özü dostlar; varsın bizim kahvemizin üstünde havalı şekiller olmasın, varsın ismi "Venti boy karamelli bilmem ne" diye uzayıp gitmesin. Bize o eski dostların sıcaklığı, porselen fincanın tıkırtısı ve mekânın ruhu yeter. Yolu sevgiden, samimiyetten ve esnafa sahip çıkmaktan geçen herkese selam olsun. Haftaya aynı köşede görüşmek üzere, kahveniz bol, sohbetiniz koyu olsun!