Bursa’da yaşarken bazen nasıl bir şehrin üzerinde yürüdüğümüzü unutuyoruz. İşe yetişiyor, trafikten şikâyet ediyor, yeni yolları, binaları, yatırımları konuşuyoruz. Tophane’nin önünden geçiyor, Hanlar Bölgesi’nde yürüyor, Ulu Cami’nin gölgesinden geçiyoruz.
Fakat bazı tarihler insana yaşadığı şehre yeniden bakması gerektiğini hatırlatıyor.
11 Eylül benim için böyle bir gün.
Bursa’nın kurtuluşunu anlamak için önce 8 Temmuz 1920’ye dönmek gerekiyor. O gün Bursa işgal edildi. Osmanlı’nın ilk payitahtı, Osman Gazi’nin ve Orhan Gazi’nin şehri, bir medeniyetin dünyaya açıldığı en önemli merkezlerden biri esaret altına girdi.
Haber Ankara’ya ulaştığında Büyük Millet Meclisi’nin verdiği tepki, Bursa’nın milletin gözündeki yerini anlatmaya tek başına yeter. 10 Temmuz 1920’de Trabzon Milletvekili Hamdi Bey ve arkadaşlarının önergesiyle Meclis oturumuna ara verildi ve Başkanlık kürsüsüne siyah bir örtü serildi.
Puşide-i Siyah…
Bursa kurtulana kadar o örtü orada kalacaktı.
Tam 2 yıl, 2 ay, 2 gün…
Bir şehrin esaretinin matemini milletin Meclisi kendi kürsüsünde taşıdı. Devletlerin ve milletlerin hafızası bazen yüzlerce sayfalık tarih kitaplarından çok tek bir sembolle anlatılır. Bursa’nın işgali için o sembol, Meclis kürsüsündeki siyah örtüdür.
İşgal yıllarının hafızamızda bıraktığı en ağır görüntülerden biri de Osman Gazi Türbesi’nde yaşananlardır.
Dönemin Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos’un oğlu Sofoklis Venizelos, Osman Gazi’nin türbesine girdi ve orada fotoğraf çektirdi. Fotoğrafın nişanlısına gönderilen nüshasına “Yunanistan yeniden doğuyor, Türkiye ölüyor” anlamındaki bir not düştüğü aktarılır.
Yıllardır anlatılan bir başka hikâye daha vardır. Sandukayı tekmelediği ve “Kalk Osman, kalk da vatanını kurtar” dediği söylenir. Ancak tarihçilik açısından hakkını teslim etmek gerekiyor; sandukanın tekmelenmesi ve bu sözlerin söylendiği kısmının sonradan yaygınlaşmış bir rivayet olduğuna ilişkin değerlendirmeler vardır.
Rivayeti bir kenara bıraksak bile geriye kalan fotoğraf yeterince ağırdır.
Çünkü orası sıradan bir mezar değildir. Bir devletin kurucusunun istirahatgâhıdır. Üstelik işgal altındaki bir milletin tarihine ve manevi değerlerine karşı yapılan bu gösterinin taşıdığı anlam açıktır.
Fakat o fotoğrafı çektirenlerin hesaba katmadığı bir şey vardı.
Devlet zor durumda kalabilir, şehir düşebilir, ordu geri çekilebilir. Ama bir millet yaşama ve bağımsızlık iradesini kaybetmemişse bunların hiçbiri son değildir.
Bursa’nın işgali Anadolu’da öylesine büyük bir yara açmıştı ki Mehmet Âkif de bu acıyı “Bülbül” şiirine taşıdı. Bursa artık yalnızca Bursalıların meselesi değildi; milletin ortak yarasıydı. Âkif’in acısı şiirin sonunda âdeta bir haykırışa dönüşüyordu:
“Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!”
Bursa işgal altındayken bülbülün feryadını bile fazla görüyordu Âkif; çünkü asıl matem artık vatana aitti.
Sonra Büyük Taarruz geldi.
Türk ordusu Anadolu’da ilerlemeye başladı ve 11 Eylül 1922’de Bursa yeniden hürriyetine kavuştu.
2 yıl, 2 ay, 2 günlük esaret sona erdi.
Ankara’daki Meclis kürsüsünün üzerindeki siyah örtü kaldırıldı.
Belki de tarihin en güzel cevabı buydu.
Osman Gazi’nin türbesinde “Türkiye ölüyor” diye not düşülen fotoğrafın üzerinden çok geçmeden Türk ordusu Bursa’ya girmişti.
Türkiye ölmemişti.
Bursa da artık hürdü.
Aradan 104 yıl geçti.
Bu yıl Bursa’nın kurtuluşu yine törenlerle anıldı. Tophane’den Heykel’e uzanan kortej düzenlendi, Tarihi Belediye Binası’na Türk bayrağı asılarak kurtuluş günleri yeniden canlandırıldı. Bursa Kent Müzesi’nde açılan “Kuruluştan Kurtuluşa Bursa” sergisi ise 1326’daki fetihten 1922’deki kurtuluşa uzanan tarihî yolculuğu Bursalılarla buluşturdu.
2026’nın Bursa açısından ayrıca çok özel bir anlamı var.
Bir tarafta fethin 700. yılı, diğer tarafta kurtuluşun 104. yılı…
1326 ve 1922.
Biri Bursa’nın bir cihan devletinin kuruluş merkezlerinden biri oluşunu, diğeri yüzyıllar sonra aynı şehrin işgalden kurtularak yeniden hürriyetine kavuşmasını anlatıyor.
Kuruluş ile kurtuluş, aynı şehirde ve aynı yılın hafızasında buluşuyor.
Bu nedenle kurtuluş yıldönümlerini yalnızca protokol törenlerinden ibaret görmemek gerektiğine inanıyorum. Meclis kürsüsüne neden siyah bir örtü serildiğini, Osman Gazi’nin türbesindeki o fotoğrafın ne anlama geldiğini, Mehmet Âkif’in Bursa’nın işgali karşısında neden “Bülbül”ü yazdığını yeni nesiller bilmeli.
Çünkü bir şehre sahip olmak sadece o şehirde yaşamak değildir.
Onun hafızasına da sahip çıkmaktır.
8 Temmuz 1920’de Bursa işgal edildiğinde Ankara’daki Meclis kürsüsüne siyah bir örtü serildi.
11 Eylül 1922’de Bursa kurtulduğunda o örtü kaldırıldı.
Aradan 104 yıl geçti.
Bugün bize düşen, o örtüyü yeniden sermek değil; neden serildiğini unutmamak ve unutturmamaktır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MUSTAFA EFE
Bursa’nın üzerindeki siyah örtü
Bursa’da yaşarken bazen nasıl bir şehrin üzerinde yürüdüğümüzü unutuyoruz. İşe yetişiyor, trafikten şikâyet ediyor, yeni yolları, binaları, yatırımları konuşuyoruz. Tophane’nin önünden geçiyor, Hanlar Bölgesi’nde yürüyor, Ulu Cami’nin gölgesinden geçiyoruz.
Fakat bazı tarihler insana yaşadığı şehre yeniden bakması gerektiğini hatırlatıyor.
11 Eylül benim için böyle bir gün.
Bursa’nın kurtuluşunu anlamak için önce 8 Temmuz 1920’ye dönmek gerekiyor. O gün Bursa işgal edildi. Osmanlı’nın ilk payitahtı, Osman Gazi’nin ve Orhan Gazi’nin şehri, bir medeniyetin dünyaya açıldığı en önemli merkezlerden biri esaret altına girdi.
Haber Ankara’ya ulaştığında Büyük Millet Meclisi’nin verdiği tepki, Bursa’nın milletin gözündeki yerini anlatmaya tek başına yeter. 10 Temmuz 1920’de Trabzon Milletvekili Hamdi Bey ve arkadaşlarının önergesiyle Meclis oturumuna ara verildi ve Başkanlık kürsüsüne siyah bir örtü serildi.
Puşide-i Siyah…
Bursa kurtulana kadar o örtü orada kalacaktı.
Tam 2 yıl, 2 ay, 2 gün…
Bir şehrin esaretinin matemini milletin Meclisi kendi kürsüsünde taşıdı. Devletlerin ve milletlerin hafızası bazen yüzlerce sayfalık tarih kitaplarından çok tek bir sembolle anlatılır. Bursa’nın işgali için o sembol, Meclis kürsüsündeki siyah örtüdür.
İşgal yıllarının hafızamızda bıraktığı en ağır görüntülerden biri de Osman Gazi Türbesi’nde yaşananlardır.
Dönemin Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos’un oğlu Sofoklis Venizelos, Osman Gazi’nin türbesine girdi ve orada fotoğraf çektirdi. Fotoğrafın nişanlısına gönderilen nüshasına “Yunanistan yeniden doğuyor, Türkiye ölüyor” anlamındaki bir not düştüğü aktarılır.
Yıllardır anlatılan bir başka hikâye daha vardır. Sandukayı tekmelediği ve “Kalk Osman, kalk da vatanını kurtar” dediği söylenir. Ancak tarihçilik açısından hakkını teslim etmek gerekiyor; sandukanın tekmelenmesi ve bu sözlerin söylendiği kısmının sonradan yaygınlaşmış bir rivayet olduğuna ilişkin değerlendirmeler vardır.
Rivayeti bir kenara bıraksak bile geriye kalan fotoğraf yeterince ağırdır.
Çünkü orası sıradan bir mezar değildir. Bir devletin kurucusunun istirahatgâhıdır. Üstelik işgal altındaki bir milletin tarihine ve manevi değerlerine karşı yapılan bu gösterinin taşıdığı anlam açıktır.
Fakat o fotoğrafı çektirenlerin hesaba katmadığı bir şey vardı.
Devlet zor durumda kalabilir, şehir düşebilir, ordu geri çekilebilir. Ama bir millet yaşama ve bağımsızlık iradesini kaybetmemişse bunların hiçbiri son değildir.
Bursa’nın işgali Anadolu’da öylesine büyük bir yara açmıştı ki Mehmet Âkif de bu acıyı “Bülbül” şiirine taşıdı. Bursa artık yalnızca Bursalıların meselesi değildi; milletin ortak yarasıydı. Âkif’in acısı şiirin sonunda âdeta bir haykırışa dönüşüyordu:
“Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!”
Bursa işgal altındayken bülbülün feryadını bile fazla görüyordu Âkif; çünkü asıl matem artık vatana aitti.
Sonra Büyük Taarruz geldi.
Türk ordusu Anadolu’da ilerlemeye başladı ve 11 Eylül 1922’de Bursa yeniden hürriyetine kavuştu.
2 yıl, 2 ay, 2 günlük esaret sona erdi.
Ankara’daki Meclis kürsüsünün üzerindeki siyah örtü kaldırıldı.
Belki de tarihin en güzel cevabı buydu.
Osman Gazi’nin türbesinde “Türkiye ölüyor” diye not düşülen fotoğrafın üzerinden çok geçmeden Türk ordusu Bursa’ya girmişti.
Türkiye ölmemişti.
Bursa da artık hürdü.
Aradan 104 yıl geçti.
Bu yıl Bursa’nın kurtuluşu yine törenlerle anıldı. Tophane’den Heykel’e uzanan kortej düzenlendi, Tarihi Belediye Binası’na Türk bayrağı asılarak kurtuluş günleri yeniden canlandırıldı. Bursa Kent Müzesi’nde açılan “Kuruluştan Kurtuluşa Bursa” sergisi ise 1326’daki fetihten 1922’deki kurtuluşa uzanan tarihî yolculuğu Bursalılarla buluşturdu.
2026’nın Bursa açısından ayrıca çok özel bir anlamı var.
Bir tarafta fethin 700. yılı, diğer tarafta kurtuluşun 104. yılı…
1326 ve 1922.
Biri Bursa’nın bir cihan devletinin kuruluş merkezlerinden biri oluşunu, diğeri yüzyıllar sonra aynı şehrin işgalden kurtularak yeniden hürriyetine kavuşmasını anlatıyor.
Kuruluş ile kurtuluş, aynı şehirde ve aynı yılın hafızasında buluşuyor.
Bu nedenle kurtuluş yıldönümlerini yalnızca protokol törenlerinden ibaret görmemek gerektiğine inanıyorum. Meclis kürsüsüne neden siyah bir örtü serildiğini, Osman Gazi’nin türbesindeki o fotoğrafın ne anlama geldiğini, Mehmet Âkif’in Bursa’nın işgali karşısında neden “Bülbül”ü yazdığını yeni nesiller bilmeli.
Çünkü bir şehre sahip olmak sadece o şehirde yaşamak değildir.
Onun hafızasına da sahip çıkmaktır.
8 Temmuz 1920’de Bursa işgal edildiğinde Ankara’daki Meclis kürsüsüne siyah bir örtü serildi.
11 Eylül 1922’de Bursa kurtulduğunda o örtü kaldırıldı.
Aradan 104 yıl geçti.
Bugün bize düşen, o örtüyü yeniden sermek değil; neden serildiğini unutmamak ve unutturmamaktır.