Uzun bir aradan sonra yeniden Yeni Marmara’nın değerli okurlarıyla buluşmanın heyecanını yaşıyorum. Bazen insan yazmaktan değil, yazamadıklarından yorulur. Ama bazı konular vardır ki kalemi yeniden elinize aldırır. İşte bu satırlar da onlardan biri…
Öncelikle bir hakkı teslim etmek gerekiyor.
Dünya Kupası heyecanı Bursa’da sadece televizyon ekranlarında yaşanmadı. Büyükşehirden ilçelere kadar birçok yerel yönetim, kurum ve organizasyon vatandaşlarımızın milli heyecana ortak olabilmesi için önemli hazırlıklar yaptı. Meydanlara kurulan ekranlar, sabahın erken saatlerinde yapılan organizasyonlar, vatandaşlara sunulan ikramlar ve ortaya konulan birlik atmosferi takdire şayandı. Futbolun sadece bir oyun olmadığını, gerektiğinde bir milletin ortak duygusu hâline gelebildiğini bir kez daha gördük.
Bu vesileyle, hangi siyasi görüşten olursa olsun, bu heyecanın halkla buluşmasına katkı sağlayan tüm belediye başkanlarını, yöneticileri ve emeği geçenleri kutlamak gerekiyor. Çünkü bazen insanlar bir maç izlemeye değil, aynı duyguyu paylaşmaya giderler.
Gelelim sahaya…
Bazı mağlubiyetler vardır, skor tabelasında biter.
Bazı mağlubiyetler ise daha maç başlamadan ruh hâlinde başlar.
Türkiye’nin Avustralya karşısındaki ilk Dünya Kupası sınavı, bana göre tam da böyle bir maçtı. Sahada ay-yıldızlı forma vardı ama ruhen henüz Dünya Kupası’na gelmiş bir takım yoktu.
Biz hâlâ reklamın, imajın, sosyal medya parıltısının, “biz zaten büyüğüz” rahatlığının etrafında dolaşırken; Avustralya çıkıp futbolun en eski kuralını hatırlattı:
Dersine çalışacaksın.
Rakibini küçümsemeyeceksin.
Büyük maç, küçük maç ayrımı yapmayacaksın.
Avustralya belki yıldızlar karması değildi ama ne oynayacağını bilen, haddini bilen, haddini bildirmeyi de bilen bir takımdı. Koştular, mücadele ettiler, planlarına sadık kaldılar ve kazandılar.
Türkiye ise topa sahip olmayı oyun zannetti. Oysa Dünya Kupası, topa sahip olanların değil, maçı anlayanların turnuvasıdır.
Dünya Kupası vitrin değildir.
Dünya Kupası reklam filmi değildir.
Dünya Kupası sosyal medya paylaşımı hiç değildir.
Dünya Kupası; aklın, disiplinin, konsantrasyonun ve karakterin sahaya çıktığı yerdir.
Avustralya bunu yaptı.
Biz ise ilk maçta şunu gördük:
Fiziken oradayız ama zihnen hâlâ yoldayız.
Bu mağlubiyet bir felaket değildir. Hatta zamanında alınmış önemli bir uyarıdır. Çünkü Dünya Kupası’nda isimler oynamaz, formalar kazanmaz, geçmiş başarılar puan getirmez.
Puanı getiren şey çok daha basittir:
Ciddiyet.
Avustralya ciddiydi.
Biz ise fazla rahattık.
Şimdi dönüp hakem konuşmanın, şanssızlığa sığınmanın ya da bahane üretmenin zamanı değil.
Şimdi aynaya bakma zamanı.
Çünkü asıl soru şudur:
Biz gerçekten Dünya Kupası’na geldik mi?
Yoksa sadece Dünya Kupası’nın fonunda fotoğraf mı veriyoruz?
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MUSTAFA EFE
Daha Dünya Kupası’na Gelemedik
Uzun bir aradan sonra yeniden Yeni Marmara’nın değerli okurlarıyla buluşmanın heyecanını yaşıyorum. Bazen insan yazmaktan değil, yazamadıklarından yorulur. Ama bazı konular vardır ki kalemi yeniden elinize aldırır. İşte bu satırlar da onlardan biri…
Öncelikle bir hakkı teslim etmek gerekiyor.
Dünya Kupası heyecanı Bursa’da sadece televizyon ekranlarında yaşanmadı. Büyükşehirden ilçelere kadar birçok yerel yönetim, kurum ve organizasyon vatandaşlarımızın milli heyecana ortak olabilmesi için önemli hazırlıklar yaptı. Meydanlara kurulan ekranlar, sabahın erken saatlerinde yapılan organizasyonlar, vatandaşlara sunulan ikramlar ve ortaya konulan birlik atmosferi takdire şayandı. Futbolun sadece bir oyun olmadığını, gerektiğinde bir milletin ortak duygusu hâline gelebildiğini bir kez daha gördük.
Bu vesileyle, hangi siyasi görüşten olursa olsun, bu heyecanın halkla buluşmasına katkı sağlayan tüm belediye başkanlarını, yöneticileri ve emeği geçenleri kutlamak gerekiyor. Çünkü bazen insanlar bir maç izlemeye değil, aynı duyguyu paylaşmaya giderler.
Gelelim sahaya…
Bazı mağlubiyetler vardır, skor tabelasında biter.
Bazı mağlubiyetler ise daha maç başlamadan ruh hâlinde başlar.
Türkiye’nin Avustralya karşısındaki ilk Dünya Kupası sınavı, bana göre tam da böyle bir maçtı. Sahada ay-yıldızlı forma vardı ama ruhen henüz Dünya Kupası’na gelmiş bir takım yoktu.
Biz hâlâ reklamın, imajın, sosyal medya parıltısının, “biz zaten büyüğüz” rahatlığının etrafında dolaşırken; Avustralya çıkıp futbolun en eski kuralını hatırlattı:
Dersine çalışacaksın.
Rakibini küçümsemeyeceksin.
Büyük maç, küçük maç ayrımı yapmayacaksın.
Avustralya belki yıldızlar karması değildi ama ne oynayacağını bilen, haddini bilen, haddini bildirmeyi de bilen bir takımdı. Koştular, mücadele ettiler, planlarına sadık kaldılar ve kazandılar.
Türkiye ise topa sahip olmayı oyun zannetti. Oysa Dünya Kupası, topa sahip olanların değil, maçı anlayanların turnuvasıdır.
Dünya Kupası vitrin değildir.
Dünya Kupası reklam filmi değildir.
Dünya Kupası sosyal medya paylaşımı hiç değildir.
Dünya Kupası; aklın, disiplinin, konsantrasyonun ve karakterin sahaya çıktığı yerdir.
Avustralya bunu yaptı.
Biz ise ilk maçta şunu gördük:
Fiziken oradayız ama zihnen hâlâ yoldayız.
Bu mağlubiyet bir felaket değildir. Hatta zamanında alınmış önemli bir uyarıdır. Çünkü Dünya Kupası’nda isimler oynamaz, formalar kazanmaz, geçmiş başarılar puan getirmez.
Puanı getiren şey çok daha basittir:
Ciddiyet.
Avustralya ciddiydi.
Biz ise fazla rahattık.
Şimdi dönüp hakem konuşmanın, şanssızlığa sığınmanın ya da bahane üretmenin zamanı değil.
Şimdi aynaya bakma zamanı.
Çünkü asıl soru şudur:
Biz gerçekten Dünya Kupası’na geldik mi?
Yoksa sadece Dünya Kupası’nın fonunda fotoğraf mı veriyoruz?