Bir gecede binlerce insan hayatını kaybetti. Evler yıkıldı, aileler parçalandı, bir ülke sabaha tarifsiz bir acıyla uyandı.
Aradan yıllar geçti. Ama insanın içindeki öfke geçmedi.
Çünkü o gece sadece toprak sallanmadı; yıllardır biriken ihmal, denetimsizlik, rant ve açgözlülük de ortaya çıktı.
Bugün hâlâ aynı soruyu sormak zorundayız:
Bu insanlar gerçekten sadece deprem yüzünden mi öldü?
Hayır.
Deprem bir doğa olayıdır.
Ama çürük bina yapmak, malzemeden çalmak, denetimi görmezden gelmek, imar kurallarını rant uğruna esnetmek kader değildir.
Bir müteahhit için bina birkaç metrekareden ve birkaç kalem maliyetten ibaret olabilir. Ama o binanın içinde bir çocuğun odası, bir annenin mutfağı, bir babanın hayatı vardır. Birilerinin daha fazla kazanması için eksiltilen her demir, her kolon, her malzeme; başka bir ailenin hayatından eksilen bir parçadır.
Ve sonra deprem gelir.
Binalar yıkılır.
İnsanlar enkaz altında kalır.
Kameralar açılır, taziye mesajları yayınlanır, “Milletimizin başı sağ olsun” denir.
Birkaç gün herkes konuşur. Sonra gündem değişir.
İşte asıl hesaplaşmamız gereken yer burasıdır.
İnsanlar öldükten sonra üzülmek kolaydır.
Zor olan, ölmeden önce onları korumaktır.
Peki kim denetledi?
Kim ruhsat verdi?
Kim göz yumdu?
Kim yapılan hataları görmezden geldi?
Kim bilim insanlarının uyarılarını dikkate almadı?
Kim rantı insan hayatının önüne koydu?
Ve kim, bütün bunların siyasi sorumluluğunu üstlendi?
Bu soruların cevabı partilere, makamlara ve kişisel çıkarlara göre değişmemeli.
Çünkü deprem geldiğinde siyasi görüş sormuyor.
Fay hattının partisi yok.
Enkazın altında iktidar-muhalefet ayrımı yok.
O halde hesap sorarken de ayrım olmamalı.
Kendi tuttuğumuz partinin belediye başkanı hata yaptıysa da karşı çıkmalıyız.
Başka partinin yöneticisi yaptıysa da.
Bir müteahhit siyasi bağlantıları sayesinde korunuyorsa, kim olursa olsun bunun karşısında durmalıyız.
Çünkü insan hayatı hiçbir siyasi kimlikten daha değersiz değildir.
Bugün 17 Ağustos'u anmak, sadece birkaç fotoğraf paylaşmak, bir dakikalık saygı duruşunda bulunmak değildir.
Gerçek anma; sağlam bina istemektir.
Gerçek denetim istemektir.
Bilimin siyasetten üstün tutulmasını istemektir.
Rant uğruna şehirlerin beton yığınına çevrilmesine karşı çıkmaktır.
Ve gerektiğinde güçlüden hesap sorabilmektir.
Vatandaşa sürekli “Deprem çantanızı hazırlayın” deniliyor.
Elbette hazırlayalım.
Ama asıl soruyu da soralım:
Neden insanları o çantaya ihtiyaç duyacak kadar riskli binalarda yaşatıyoruz?
Düdük hazırlamak önemlidir.
Su hazırlamak önemlidir.
İlk yardım çantası hazırlamak önemlidir.
Ama en önemlisi, insanların enkaz altında kalmasını engellemektir.
Çünkü devletin görevi vatandaşına sadece enkaz altında nasıl hayatta kalacağını öğretmek değil, vatandaşını o enkazın altında bırakmamaktır.
17 Ağustos'un üzerinden yıllar geçti.
Ama ders alıp almadığımızı hâlâ yeni bir deprem olduğunda anlayacağız.
Umarım bir gün daha fazla tabut görmeden, daha fazla anne-babanın feryadını duymadan bu gerçeği kabul ederiz:
Deprem öldürebilir.
Ama ihmal öldürür.
Rant hırsı öldürür.
Denetimsizlik öldürür.
Bile bile göz yummak öldürür.
Ve bunların hiçbiri kader değildir.
Ölülerimize borcumuz, yılda bir kez onları anmak değil; bir daha aynı acıların yaşanmaması için gerekeni yapmaktır.
Çünkü bir ülkede insan hayatı, hiçbir müteahhidin kârından ve hiçbir siyasetçinin koltuğundan daha ucuz olmamalıdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MUZAFFER EROL
17 Ağustos: Deprem değil, ihmal öldürdü
17 Ağustos 1999…
Bir gecede binlerce insan hayatını kaybetti. Evler yıkıldı, aileler parçalandı, bir ülke sabaha tarifsiz bir acıyla uyandı.
Aradan yıllar geçti. Ama insanın içindeki öfke geçmedi.
Çünkü o gece sadece toprak sallanmadı; yıllardır biriken ihmal, denetimsizlik, rant ve açgözlülük de ortaya çıktı.
Bugün hâlâ aynı soruyu sormak zorundayız:
Bu insanlar gerçekten sadece deprem yüzünden mi öldü?
Hayır.
Deprem bir doğa olayıdır.
Ama çürük bina yapmak, malzemeden çalmak, denetimi görmezden gelmek, imar kurallarını rant uğruna esnetmek kader değildir.
Bir müteahhit için bina birkaç metrekareden ve birkaç kalem maliyetten ibaret olabilir. Ama o binanın içinde bir çocuğun odası, bir annenin mutfağı, bir babanın hayatı vardır. Birilerinin daha fazla kazanması için eksiltilen her demir, her kolon, her malzeme; başka bir ailenin hayatından eksilen bir parçadır.
Ve sonra deprem gelir.
Binalar yıkılır.
İnsanlar enkaz altında kalır.
Kameralar açılır, taziye mesajları yayınlanır, “Milletimizin başı sağ olsun” denir.
Birkaç gün herkes konuşur. Sonra gündem değişir.
İşte asıl hesaplaşmamız gereken yer burasıdır.
İnsanlar öldükten sonra üzülmek kolaydır.
Zor olan, ölmeden önce onları korumaktır.
Peki kim denetledi?
Kim ruhsat verdi?
Kim göz yumdu?
Kim yapılan hataları görmezden geldi?
Kim bilim insanlarının uyarılarını dikkate almadı?
Kim rantı insan hayatının önüne koydu?
Ve kim, bütün bunların siyasi sorumluluğunu üstlendi?
Bu soruların cevabı partilere, makamlara ve kişisel çıkarlara göre değişmemeli.
Çünkü deprem geldiğinde siyasi görüş sormuyor.
Fay hattının partisi yok.
Enkazın altında iktidar-muhalefet ayrımı yok.
O halde hesap sorarken de ayrım olmamalı.
Kendi tuttuğumuz partinin belediye başkanı hata yaptıysa da karşı çıkmalıyız.
Başka partinin yöneticisi yaptıysa da.
Bir müteahhit siyasi bağlantıları sayesinde korunuyorsa, kim olursa olsun bunun karşısında durmalıyız.
Çünkü insan hayatı hiçbir siyasi kimlikten daha değersiz değildir.
Bugün 17 Ağustos'u anmak, sadece birkaç fotoğraf paylaşmak, bir dakikalık saygı duruşunda bulunmak değildir.
Gerçek anma; sağlam bina istemektir.
Gerçek denetim istemektir.
Bilimin siyasetten üstün tutulmasını istemektir.
Rant uğruna şehirlerin beton yığınına çevrilmesine karşı çıkmaktır.
Ve gerektiğinde güçlüden hesap sorabilmektir.
Vatandaşa sürekli “Deprem çantanızı hazırlayın” deniliyor.
Elbette hazırlayalım.
Ama asıl soruyu da soralım:
Neden insanları o çantaya ihtiyaç duyacak kadar riskli binalarda yaşatıyoruz?
Düdük hazırlamak önemlidir.
Su hazırlamak önemlidir.
İlk yardım çantası hazırlamak önemlidir.
Ama en önemlisi, insanların enkaz altında kalmasını engellemektir.
Çünkü devletin görevi vatandaşına sadece enkaz altında nasıl hayatta kalacağını öğretmek değil, vatandaşını o enkazın altında bırakmamaktır.
17 Ağustos'un üzerinden yıllar geçti.
Ama ders alıp almadığımızı hâlâ yeni bir deprem olduğunda anlayacağız.
Umarım bir gün daha fazla tabut görmeden, daha fazla anne-babanın feryadını duymadan bu gerçeği kabul ederiz:
Deprem öldürebilir.
Ama ihmal öldürür.
Rant hırsı öldürür.
Denetimsizlik öldürür.
Bile bile göz yummak öldürür.
Ve bunların hiçbiri kader değildir.
Ölülerimize borcumuz, yılda bir kez onları anmak değil; bir daha aynı acıların yaşanmaması için gerekeni yapmaktır.
Çünkü bir ülkede insan hayatı, hiçbir müteahhidin kârından ve hiçbir siyasetçinin koltuğundan daha ucuz olmamalıdır.