Akşam işten gelip televizyonu açıyorum. Kanal değiştiriyorum. Birinde bağrış çağrış bir tartışma programı, diğerinde saatlerce uzatılmış bir dizi, başka bir kanalda ise insanların özel hayatlarının teşhir edildiği bir program...
Bir süre sonra şunu fark ediyorum: Kanal değişiyor ama içerik değişmiyor.
Bir zamanlar televizyon, insanların hem eğlendiği hem de bir şeyler öğrendiği bir araçtı.
İyi yazılmış diziler, düşündüren belgeseller, kültür ve sanat programları vardı.
Bugün ise ekranların büyük bölümü aynı kalıpların tekrarından ibaret.
Sürekli entrika, sürekli çatışma, sürekli yapay dram...
Sanki seyircinin zekâsına değil, sadece duygularına ve merak duygusuna hitap etmek yeterli görülüyor.
Türk dizilerinin önemli bir kısmı artık hikâye anlatmıyor; süre dolduruyor.
Bir bölümün anlatacağı olay belki kırk dakikada bitecek kadar basitken, üç saate yakın yayın süresine yayılıyor. Uzayan bakışlar, gereksiz sahneler, tekrar eden diyaloglar...
Çünkü amaç çoğu zaman daha iyi bir eser ortaya koymak değil, reklam kuşaklarına daha fazla yer açmak gibi görünüyor.
Gündüz kuşağı programları ise ayrı bir sorun.
İnsanların mahremiyetinin reyting uğruna sergilendiği, dedikodunun bilgi yerine geçtiği, bağırmanın tartışma sanıldığı programlar yıllardır ekranları işgal ediyor.
Topluma ne kattıkları sorulduğunda ise tatmin edici bir cevap bulmak zor.
Elbette bütün dizileri ve programları aynı kefeye koymak haksızlık olur.
Emek veren, kaliteli işler üretmeye çalışan yapımcılar, senaristler ve oyuncular da var. Ancak genel tabloya baktığımızda kaliteyi değil, reytingi merkeze alan bir anlayışın hâkim olduğu açıkça görülüyor.
Asıl üzücü olan ise şu: Televizyon yöneticileri yıllardır seyircinin sadece bunu istediğini düşünüyor.
Oysa insanlar kaliteli içerik sunulduğunda onu da izliyor. İyi bir senaryo, güçlü bir oyunculuk ve samimi bir anlatım hâlâ karşılık buluyor.
Sorun seyircinin talebinde değil; seyirciye sunulan seçeneklerin giderek daralmasında.
Bugün ulusal kanalların önemli bir bölümü topluma ayna tutmak yerine, toplumun en yüzeysel yönlerini büyüten bir vitrin hâline gelmiş durumda.
Televizyon, düşünceyi besleyen bir mecra olmaktan uzaklaşıp dikkat dağıtan bir arka plan gürültüsüne dönüşüyor.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Televizyon gerçekten izleyiciye hizmet etmek için mi yayın yapıyor, yoksa izleyiciyi reklam verenlere satılacak bir rakam olarak gördüğü için mi?
Bu sorunun cevabı, ekranlarda gördüğümüz içeriklerin kalitesinde zaten saklı.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MUZAFFER EROL
“Reyting için ruhsuz ekranlar”
Akşam işten gelip televizyonu açıyorum. Kanal değiştiriyorum. Birinde bağrış çağrış bir tartışma programı, diğerinde saatlerce uzatılmış bir dizi, başka bir kanalda ise insanların özel hayatlarının teşhir edildiği bir program...
Bir süre sonra şunu fark ediyorum: Kanal değişiyor ama içerik değişmiyor.
Bir zamanlar televizyon, insanların hem eğlendiği hem de bir şeyler öğrendiği bir araçtı.
İyi yazılmış diziler, düşündüren belgeseller, kültür ve sanat programları vardı.
Bugün ise ekranların büyük bölümü aynı kalıpların tekrarından ibaret.
Sürekli entrika, sürekli çatışma, sürekli yapay dram...
Sanki seyircinin zekâsına değil, sadece duygularına ve merak duygusuna hitap etmek yeterli görülüyor.
Türk dizilerinin önemli bir kısmı artık hikâye anlatmıyor; süre dolduruyor.
Bir bölümün anlatacağı olay belki kırk dakikada bitecek kadar basitken, üç saate yakın yayın süresine yayılıyor. Uzayan bakışlar, gereksiz sahneler, tekrar eden diyaloglar...
Çünkü amaç çoğu zaman daha iyi bir eser ortaya koymak değil, reklam kuşaklarına daha fazla yer açmak gibi görünüyor.
Gündüz kuşağı programları ise ayrı bir sorun.
İnsanların mahremiyetinin reyting uğruna sergilendiği, dedikodunun bilgi yerine geçtiği, bağırmanın tartışma sanıldığı programlar yıllardır ekranları işgal ediyor.
Topluma ne kattıkları sorulduğunda ise tatmin edici bir cevap bulmak zor.
Elbette bütün dizileri ve programları aynı kefeye koymak haksızlık olur.
Emek veren, kaliteli işler üretmeye çalışan yapımcılar, senaristler ve oyuncular da var. Ancak genel tabloya baktığımızda kaliteyi değil, reytingi merkeze alan bir anlayışın hâkim olduğu açıkça görülüyor.
Asıl üzücü olan ise şu: Televizyon yöneticileri yıllardır seyircinin sadece bunu istediğini düşünüyor.
Oysa insanlar kaliteli içerik sunulduğunda onu da izliyor. İyi bir senaryo, güçlü bir oyunculuk ve samimi bir anlatım hâlâ karşılık buluyor.
Sorun seyircinin talebinde değil; seyirciye sunulan seçeneklerin giderek daralmasında.
Bugün ulusal kanalların önemli bir bölümü topluma ayna tutmak yerine, toplumun en yüzeysel yönlerini büyüten bir vitrin hâline gelmiş durumda.
Televizyon, düşünceyi besleyen bir mecra olmaktan uzaklaşıp dikkat dağıtan bir arka plan gürültüsüne dönüşüyor.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Televizyon gerçekten izleyiciye hizmet etmek için mi yayın yapıyor, yoksa izleyiciyi reklam verenlere satılacak bir rakam olarak gördüğü için mi?
Bu sorunun cevabı, ekranlarda gördüğümüz içeriklerin kalitesinde zaten saklı.