Hava Durumu

YALNIZLIK…

Yazının Giriş Tarihi: 02.02.2026 18:05
Yazının Güncellenme Tarihi: 02.02.2026 18:05

Sabahleyin kalkar, yüzünü yıkar, yalnızlığın verdiği tembellikle kahvaltı dahi canı istemez. Eşi vefat ettiğinden yıllarca onun kahrını çeken, acı tatlı hatıralarla dolu bir yaşama şahit olan odasının duvarları, bütün kasvetiyle dar gelir. Onu sıkmaya başlar. Ruh hali melankoliye dönüşmeden, senelerce koşarak geldiğini ve güvenli bir liman vazifesini gören evini alelacele terk etmeyi yeğler. Vakit geçirmeden ayakkabılarını giyer, kendisini gideceği yere götürecek olan belediye otobüsünü beklemeye başlar. Yaşlılık nedeniyle artık iflasa sürüklenmeye başlamış bedeni, soğuktan rahatsız olsa da, zar zor ay sonunu getirmeye anca yetecek kadar olan emekli maaşından, azda olsa iki üç lira gibi bir meblağı vermemek için, kendisini bedava götürecek belediye otobüsünü beklemek zorundadır. Açılan kapılardan bin bir zahmetle otobüse girer. Artık ayakları onu çekmek istemediğinden, bir eliyle otobüsün tavanına asılı kayışlardan tutarken diğer yandan da, acaba bir genç acıma duygusuna kapılarak yer verir mi diye, koltuklara göz atmaya başlar. Ancak genç ihtiyar, kadın erkek herkes cep telefonlarını açmış, sosyal medya hesaplarını karıştırmakla meşguller. Öyle dalmışlar ki sanki tüm dünyaları ile ilişkileri kesilmiş, adeta yaşayan ölüler gibi zombileşmiş durumdadırlar. Elinde telefonu olmayan bir kısım gençlerde, mahzun bakışları ile zorda kaldığını yüz mimiklerinden anlaşılan ihtiyara yer vermemek için pencereden dışarıya bakarak sanki sorumluluktan kurtulmuş seremonileri sergilemekteler.

İnsan kalabalığının nefeslerinden çıkan pis hava, otobüsün içini ve kokusunu iyice ağırlaştırması ile yaşlı adam nefes almak ta zorlanmakta ve vücut direnci yavaş yavaş çökmekte, aldığı nefes kalbini ve ciğerlerini bitirmekte. Kalp krizi geleceği korkusu saran ihtiyarı, bir an önce otobüsten inmek düşüncesi sarmışken, durak zili can simidi olur, kendini bir an evvel otobüsten dışarı atar, dışarısının soğuk havasını nefesini çeken ihtiyar rahatlar ve kendisine huzur verecek zannettiği her gün uğramak zorunda kaldığı AVM nin kapısına gelir. Girdiği kuyrukta sıra bekleyen insanların bir kısmına hayıflanır. Giriş sırası geldiğinde metal eşyaları çıkarır. Telefonunu kontrol cihazının yanına koyar. Görevli, yüksek sesle kollarını kaldırmasını istediğinde bile uysalca boyun eyer. Avm ‘nin içerisi sıcaktır. Hiç olmazsa günün üç beş saatini burada geçirerek, evdeki yakıt tüketimine katkı olur. Düşüncesindedir. Mağaza vitrinlerinin önünden geçerken, gözleri eşyalara ve fiyatlarına takılır, ama cebinde sadece çay ve simit alabilecek kadar parası olduğundan, ihtiyacı olsa da es geçer. Vitrinlerin süsünden ve neon lambaları altında parlayan giyeceklerden gözünü ayıramasa da, ay sonunu nasıl getiririm kaygısı onun hevesini kursağında bırakmakta. Bu vücut ve gönül yorgunluğunda kendisini bir kafeye atar, pencere yanındaki boş bir masaya oturur. Yaşlı gözlerle caddeden sağa sola koşuşturan insan ve arabaları seyre dalar. Binanın balkon demirine konan bir kuşun sesi ona ümit verir, yaşam sevincini artırır. Ama cadde de sağa sola hayat gailesi için koşuşturup duran siyah nokta olarak gördüğü insan silüetlerini görünce de yaşam sevinci hüzne dönüşür.

Bir çocuk sesiyle, girdiği hayal aleminden uyanır. Bir kadın üç dört yaşlarındaki çocuğunu sürükleye sürükleye kafeye sokmaktadır. Çocuk ise vitrinde gördüğü oyuncağı almayan kadına inat olsun diye bağırmakta, inatla içeriye girmemeye direnmektedir. Kadın söylenir, çocuk inat eder ayaklarını yerde sürür. En nihayet bir masaya otururlar ama bu sefer de çocuk önüne getirilen yemeği yememek için direnir. Ama bir yandan da muzipçe sanki ağlayacakmış gibi dudaklarını büzer, omuzlarını kaldırır. Kadın fazla ısrar edince de çocuk bu sefer, en önemli silahını çeker, başlar ağlamaya. elinde yemek tabağı ile çocuğuna iki yudum yemek yedirmeye çalışan kadın, çocuğun peşinde türlü şaklabanlıklar yapmaya başlar. Ne gam. Çocuk hem yemek yemez ve hem de zırlamasını sürdürür. Afrika da ve yoksul ülkeler de çocuklar bir yudum kuru ekmek bulamadıkları için ağlıyor, bizde de çocuklar buldukları yemeği yememek için ağlıyor. Ne çarpıcı bir dünya değil mi? Adam, bu manzarayı seyrederken, o anne ve çocuğun tek tek kimsesizliğini kurar zihninde. Kendi çocukluğunu bir film şeridi gibi aklından geçirir. Ama çocuk bu, az ileri de yaptıklarını unutur. Zira çocukluk gökyüzü gibidir. Bir bakarsın güneş açar mutluluk rüzgarları salar, kimi günde kapalıdır. Çocukluğunun hayallerine dalan yaşlı adamın vücudu artık iflas etmiştir. Odanın verdiği sıcaklıkla rehavete kapılan adam sandalyesinde gözlerini yumar bir daha uyanamaz. Pek çok insan gibi ölmüştür. Etrafına toplananlar, kalp krizidir, ağır hastalıktır, kanserdir gibi laflarla hakikati gizlemeye çalışsalar da, o anda kendi akıbetlerinin ne olacağını gözden geçirirler. Yaşlı adam için her şey durmuş, ölüm her şeyi adeta temize çekmiştir. Yaşam bir fragman gibi hızlanır, özetlenir, vurgulanır. Ne otobüse yetişememenin, ne insanlarla konuşamamanın, ne inatçı çocuğun, ne döviz ve faizlerin, ne tuttuğun parti ve takımların hükmü kalmamıştır. Aslına bakılırsa insan, doğum ile ölüm arasında bir çaresizdir. Doğarken yalnız ölürken de yalnızdır. Nasıl kendisini doğurup dünyaya getiremezse, ölünce de kendisini toprağa defnedemez. Hayatta ve ölüm de hep başkalarına muhtaçtır. Mamafih birileri aramızdan ayrılsa da, yarın yine güneş doğacak, sofralar kurulacak, otobüsler işleyecek, pazarcılar tezgahlarını açacak, çocuklar okula gidecek, insanların hayat gailesi bitmeyecektir. Bu her zaman böyle olmuştur. Yaşam ne geri alınabilir, ne de hızlandırılabilir.

AV. RECEP ACAR

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.