Balkan savaşı bizim için bir facia oldu. 600 yıl hüküm sürdüğümüz topraklardan sökülüp atıldık, bundan daha acı olanı sivil halkın uğradığı zulüm ve katliamlardır. Balkan Savaşları’nı bir gazeteci olarak izleyen Rus Devrimi’nin ikinci büyük önderi Troçki, işlenen insanlık suçlarını günü gününe yazan nadir gazetecilerdendi Kelimesi kelimesine şöyle yazmış:“Kapıları çalıyor çıkan erkekleri hemen oracıkta vuruyorlar. Yağma, talan ve tecavüzlerin ise haddi hesabı yok.” Troçki, Müslüman köylerini yağmalayıp, insanları katleden ve komitacı denilen çeteciler arasında “entelektüeller, fikir adamları ve ateşli milliyetçilerin” de bulunduğunu öğrendiğinde şaşkına dönmüştü.Troçki şöyle soruyordu.” ''Nerdeler şimdi? O onbinlerce Türk nerede? Onlara ne oldu? Onları ne yaptınız? Bize bu soruların cevabını verin''Bu soruya kimse cevap vermedi. Ne yazık ki bir daha da kimse sormadı.

Balkan savaşı sırasında Bulgaristan’da bulunan İngiliz gazeteci Philip Gibbs’in şahit olduğu bir olayı nakledeceğim. TheGraphic dergisinin 30 Kasım 1912 tarihli 2244 numaralı sayısında bu olay anlatılır.

İşte  Philip Gibbs’in fotoğraflı haberi.

“15 Kasım Cuma günü, akşamüstü günesi Maritsa’ya (Meriç nehrine) altın parıltıları gibi vurduğu zaman, arka bahçede yaşanan bir olayı izlemek üzere Bulgaristan Cisr-i Mustafa Paşa’nın ana caddesine gittim. Binlerce insanın öldürüldüğü bir savaşta cinayet sonrası suçüstü yakalanan iki Türk’ün asılması pek de önemli bir olay sayılmazdı. Ancak onlar için hayatlarının son perdesinde arka bahçede Bulgar izleyiciler önünde sergileyecekleri davranış, Türk hâkimiyetinde geçen yıllarda yapılan katliam ve cinayetler için bir öç almanın bir vakurluğu olacaktı. Bu tip olaylara alışık olmayan benim gibi biri için ise insan psikolojisi için garip ve ölümcül bir ders olacaktı.

Bir kaç gün önce iki mahkûmun Mustafa Paşaya süngülü muhafızlar eşliğinde getirildiğini görmüş ve hikâyelerini duymuştum. Bunlar yaşadıkları yerde birçok masum Hrıstiyanın ölümünden sorumlu olduğu bilinen başıbozuklardı. Yaşlı olanın 23 kişiyi elleriyle öldürdüğü, diğerinin de bir kadını çocuğu ile birlikte kestiği söyleniyordu. Yakalanmalarına ve yargılanmalarına neden olan suç ise evlerine gelen üç Bulgar askerini öldürmeleri idi.

Asılacaklardı ve idam ipleri terk edilmiş ekin yıkılmış bir bahçede bulunan kalın bir ağacın dallarına bağlanmıştı. Eski bir merdiven ağaca dayanmıştı, bir kaç tahta kasa da ilmeklerden birinin altına özensizce koyulmuştu. Diğer ilmeğin altında hiç bir şey yoktu ama son anda bir asker kapaklarından biri kırık yarım metre yüksekliğinde eski bir dolap getirip ilmeğin altına yerleştirdi. Bir Türk'e son anlarında yardımcı olmak hoşuna gitmişti. Çalılar ve çöplerin bulunduğu bahçede çok az gürültü vardı. Bu kalabalık da fotoğrafçılar, bir kaç gazeteci, Bulgar köylüler, askerler ve polis vardı. Bir asker kılıcı ile kameraların önünde bulunan bazı dalları kesti. Basın mensupları bu sefer daha yakın bir görüntü alabilecekti. Beni yaklaşan korkulardan uzaklaştıran, bir insanın başka bir insanın öldüğünü görme arzusunun ne olduğunu merak ediyordum.

Bilmecenin cevabını bulmaya çalışırken birden bir sessizlik oldu ve tutuklular muhafızları ile birlikte geldiler. Bilekleri arkadan sıkıca bağlıydı, ayakları ise ilerleyebilmeleri için daha gevşek bağlıydı. Süngülerle hayvan gibi itilerek benim bulunduğum yerin önüne kadar getirildiler. Vakar ve kaderlerini karşılamadaki cesaretleri beni sarsmıştı. Bir tanesi beyaz saç ve sakallı, geniş omuzlu ve çıplak enseli yaşlı bir adamdı. Yanındaki ise ondan daha genç, tahmini 50 yaşlarında, çok uzun, kartal gibi uzun dayanıklı bir yüze sahip, kısa siyah sakallıydı. Her ikisi, fesli ve belirli bir zümreye ait oldukları belli, iyi giyimliydi.Kaderlerini kabul ettikleri belliydi. Her ikisi de darağacına baktılar ancak ikisi de sallanan iplerden ürkmedi. Daha sonra çevrelerindeki kalabalığa, acımasız askerlere ve kameralara baktılar.

 

Bir yetkili suçlamaları ve kararı okudu. Bir kaç sayfadan oluşan uzun bir metindi ve bana ölümü bekleyen insanlar için çok uzun geldi. Okumanın bitmesinin ardından askerler arasında bir hareketlilik oldu ve genç bir yetkili iki mahkûma ölmeden önce son dualarını etmeleri için 5 dakikaları olduğunu bildirdi. Ancak iki katilin kendilerini ölüme hazırlamaları yaklaşık 15 dakika sürdü.

 

Elleri ve ayakları çözüldü, ikisi de sanki yatmağa yâ da sabah çalışmasına hazırlanıyorlarmış gibi acele hareket ediyorlardı. Ben en iyi yaşlı adamı gördüm. Bu benim gördüğün en garip, fantastik, trajik olaydı. Bu yumuşak bakışlı ama ağza bile alınamayacak cinayetler işlemiş adam, Allah’a temiz bir beden ve dua eder bir zihinle kavuşmaya hazırlanıyordu. Ayakkabılarını çıkardı ve bir askerin bakır bir ibrikte getirdiği suyla ayaklarını yıkadı. Daha sonra gayretle yüzünü, ellerini ve kollarını yıkadı, daha sonra ağzını temiz suyla temizledi. Sonra eski Yahudi karikatürlerinden bildiğimiz Doğulu insanlarla özdeşleşmiş, Allah’ın sesini dinliyormuş anlamına gelen bir hareketle ellerini kulaklarının yanına kaldırdı ve yere kapandı.

Elinde saat dakikaları sayan bir yetkili sürenin bittiğini söylemeden yaşlı adam ayaklarının üzerinde doğruldu ve darağacının altına yürüdü. Gümüş yüzüğünü çıkardı ve küçümseme ile sanki dünyevi varlıklar şimdi çöp oldu der gibi toprağa attı. Daha sonra diğer değerli eşyalarını çıkardı ve yanındaki yetkiliye verdi. Bunlar gümüş bir kutu, sigara ucu, bir saat idi. Diğer mahkûm da hazırdı ve birden korkunç işlem başladı. Bir yetkili kalabalığa iyi düğüm atabilen biri bulunup bulunmadığını sordu. Arka sıralardan iki köylü gülümseyerek gönüllü oldular ve iki mahkûmu sanki pazara çıkacak kümes hayvanı gibi sıkıca bağladılar. İki garip mahkûmun ağzından en küçük bir kızgınlık ya da acı fısıltısı çıkmadı. Yüzlerine son bir bakış attım, vakur, soğukkanlı, kederli gururları içinde neredeyse güzellerdi. Bu iki suçluya acımamak için suçlarını kendime tekrar edip durdum. Şehitlerin bakışlarına sahiptiler.

 

Acele ellerle kafalarından aşağı beyaz bir örtüyü geçirdiler ve ayaklarına kadar indirdiler. Garip kukla gibi bir görünümleri oluştu. Karanlığın üzerlerine düştüğü kaderlerinin yakın olduğu şu anda bile ağızlarından hiç bir haykırış duyulmadı.

 

Yaşlı adam ip kaymasın diye kafasını ileriye doğru uzattı. İki saniye sonra bedenler darağacında sallanıyorlardı. Ölümleri kolay olsun diye birkaç güçlü adam ayaklarına asılarak kuvvetle çektiler ve bir sure kendi ayaklarını da yerden çekerek havada sallandılar. Bence ölümleri çabuk oldu, genç adamın bedeni yaşlı suç ortağına göre daha çok seğirdi. Kalabalık görüntü karşısında biraz güldü. Savunmasız Hrıstiyanları artık öldüremeyecek olan iki Türk’ün bu şekilde tuhaf görünmeleri komikti. Bu itlerin öldüğünü görmek güzeldi ve ipler kesilip bedenleri toprağa atılınca neşelerini gizlemediler. Tanrım, bu güzel akşamüstü güneşinde bu ne komedi.”

 

İngiliz gazeteci o yıllarda moda olan Türk düşmanlığı ile evlerine tecavüz eden Bulgar askerlerini haklı olarak öldüren bu iki Türkü canavar ilan etmiş. O dönem Türklüğün ne kadar yalnız olduğunu da buradan görebiliriz. Aslında bu idamlar Türklere gözdağı vermek için yapıldı Balkan Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu sadece Rumeli’deki topraklarını kaybetmedi, beş asırdan fazla zamandır orada yaşayan yüz binlerce Müslüman yerini yurdunu bırakarak ata toprağından ayrılmak, vatanını terk etmek zorunda kaldı. Trenler aylarca insan yığınlarını Edirne’nin doğusuna taşıdı. Yoklukla ve savaşlarla boğuşan imparatorluk Anadolu’ya göç eden evlatlarına sahip çıkamadı. Aylarca sur diplerinde, çadırlarda, cami avlularında yaşamak zorunda kaldılar.