Sabah uyanır uyanmaz yaptığımız ilk şey ne? Aynaya bakmak değil. Perdeleri açmak hiç değil. El otomatik telefona gidiyor. Daha gözümüzü tam açmadan dünyaya değil, ekrana bağlanıyoruz.
Eskiden sabahın sesi vardı. Çaydanlığın fokurtusu, sokaktan geçen simitçinin sesi, komşunun kapıyı sert kapatması… Şimdi sabahın sesi bildirim. “X seni etiketledi”, “Y hikâye paylaştı”, “Z sana mesaj gönderdi.” Hayatımız üç harfe sığmış durumda.
Kim mutlu, kim üzgün, kim evlenmiş, kim ayrılmış… Hepsini ekrandan öğreniyoruz. Ama garip olan şu: Her şeyden haberimiz var ama kimse kimsenin gerçekten nasıl olduğunu bilmiyor. Çünkü artık “Nasılsın?” sorusu bile otomatik bir mesaj. Cevabı da otomatik: “İyiyim, sen?”
İyi değiliz aslında. Yorgunuz. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz ama nereye yetiştiğimizi biz de bilmiyoruz. Hep daha fazlasını istiyoruz: Daha iyi iş, daha iyi ev, daha iyi tatil, daha iyi hayat… Ama “daha iyi ruh hali” listede yok.
Bir fotoğraf için yaşanıyor artık anlar. Kahve içiyoruz ama kahvenin tadı önemli değil, fotoğrafı güzel çıksın yeter. Tatile gidiyoruz ama dinlenmek için değil, paylaşmak için. Gülüşler gerçek mi, filtre mi; ayırt etmek zor.
Eskiden anılar albümdeydi, şimdi hikâyede. 24 saat sonra siliniyor ama yorgunluk kalıyor. Çünkü her şey çok hızlı, çok parlak ve çok gürültülü. İnsan kendini duyamıyor bu kalabalıkta.
Belki de mesele teknoloji değil. Mesele, durmayı unutmuş olmamız. Biraz yavaşlasak, biraz az konuşup biraz daha çok dinlesek… Bildirimleri kapatıp kendi iç sesimizi açsak.
Çünkü en çok ihmal ettiğimiz şey hâlâ en önemli olan:
Gerçek hayat. Gerçek insanlar. Gerçek duygular.
Ve ironik olan şu:
Onları fark etmek için hiçbir uygulamaya ihtiyacımız yok.
Sadece kafamızı ekrandan kaldırmamız yeter.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
TUĞÇE KAHYALAR
Bir bildirimle değişen hayatlar
Sabah uyanır uyanmaz yaptığımız ilk şey ne? Aynaya bakmak değil. Perdeleri açmak hiç değil. El otomatik telefona gidiyor. Daha gözümüzü tam açmadan dünyaya değil, ekrana bağlanıyoruz.
Eskiden sabahın sesi vardı. Çaydanlığın fokurtusu, sokaktan geçen simitçinin sesi, komşunun kapıyı sert kapatması… Şimdi sabahın sesi bildirim. “X seni etiketledi”, “Y hikâye paylaştı”, “Z sana mesaj gönderdi.” Hayatımız üç harfe sığmış durumda.
Kim mutlu, kim üzgün, kim evlenmiş, kim ayrılmış… Hepsini ekrandan öğreniyoruz. Ama garip olan şu: Her şeyden haberimiz var ama kimse kimsenin gerçekten nasıl olduğunu bilmiyor. Çünkü artık “Nasılsın?” sorusu bile otomatik bir mesaj. Cevabı da otomatik: “İyiyim, sen?”
İyi değiliz aslında. Yorgunuz. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz ama nereye yetiştiğimizi biz de bilmiyoruz. Hep daha fazlasını istiyoruz: Daha iyi iş, daha iyi ev, daha iyi tatil, daha iyi hayat… Ama “daha iyi ruh hali” listede yok.
Bir fotoğraf için yaşanıyor artık anlar. Kahve içiyoruz ama kahvenin tadı önemli değil, fotoğrafı güzel çıksın yeter. Tatile gidiyoruz ama dinlenmek için değil, paylaşmak için. Gülüşler gerçek mi, filtre mi; ayırt etmek zor.
Eskiden anılar albümdeydi, şimdi hikâyede. 24 saat sonra siliniyor ama yorgunluk kalıyor. Çünkü her şey çok hızlı, çok parlak ve çok gürültülü. İnsan kendini duyamıyor bu kalabalıkta.
Belki de mesele teknoloji değil. Mesele, durmayı unutmuş olmamız. Biraz yavaşlasak, biraz az konuşup biraz daha çok dinlesek… Bildirimleri kapatıp kendi iç sesimizi açsak.
Çünkü en çok ihmal ettiğimiz şey hâlâ en önemli olan:
Gerçek hayat. Gerçek insanlar. Gerçek duygular.
Ve ironik olan şu:
Onları fark etmek için hiçbir uygulamaya ihtiyacımız yok.
Sadece kafamızı ekrandan kaldırmamız yeter.