Bugünün gençleri hayal kurmayı bıraktı demek istemiyorum ama hayal kurarken bile araya korkularını sıkıştırıyorlar. Eskiden genç olmak; “ne olacağım?” sorusunu heyecanla sormaktı. Şimdi ise “olabilecek miyim?” diye soruyorlar. Aradaki fark, bir kuşağın ruh hâlini özetlemeye yetiyor.
Üniversite okuyan, dil bilen, staj yapan, kendini geliştirmeye çalışan milyonlarca genç var ama hepsinin cebinde aynı ağırlık duruyor: gelecek kaygısı. Diploması olan işsiz, iş bulabilen ama geçinemeyen, çalıştığı hâlde hayata tutunamayan bir nesil yetişti. Ve bu tabloya hâlâ “gençler çok şımarık” diye bakan bir anlayış var. Oysa gençler şımarık değil, yorgun. Umutları yıpranmış, sabırları tükenmiş, hayalleri ertelenmekten solmuş.
Bugün bir gence “gelecek planın ne?” diye sorduğunuzda aldığı cevaplar artık hayallerle değil, kaçış yollarıyla dolu. Yurt dışı, başka şehir, başka hayat… Çünkü bu ülkede kalıp tutunmaya çalışmak her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Barınmak lüks, yaşamak pahalı, hayal kurmak cesaret istiyor. Gençler sadece iş aramıyor; güvenli bir yarın arıyor.
En acı olanı da şu: Bu gençler tembel değil. Aksine her şeyi yapmaya hazırlar ama karşılarında tıkalı kapılar var. Torpilsiz ilerleyemeyen bir sistem, emeği değil tanıdığı ödüllendiren bir düzen… Böyle bir ortamda kimse geleceğe umutla bakamaz. İnsan, ne kadar çalışırsa çalışsın yerinde sayacağını hissederse hayal kurmayı bırakır. İşte gençlerin asıl krizi burada başlıyor.
Bir ülkede gençler geleceği konuşurken daha çok “nasıl kurtulurum?” diyorsa orada ciddi bir alarm çalıyor demektir. Çünkü gençlik bir toplumun aynasıdır. Onlar umutsuzsa, yarın da karanlıktır. Gençlerin gözlerinde artık heyecan değil, hesap yapma var. “Bu ay nasıl geçecek?”, “Bu maaşla ev tutulur mu?”, “Bu şehirde kalınır mı?”… Bunlar yirmili yaşların soruları olmamalıydı.
Ama hâlâ şunu görüyorum: Bu ülkenin gençleri vazgeçmiş değil, sadece yorulmuş. İçlerinde hâlâ üretmek, başarmak, iz bırakmak isteyen koca bir enerji var. Sadece bu enerjiyi harcayabilecekleri adil bir alan istiyorlar. Lütuf değil, hak; sabır değil, fırsat.
Gençlere sürekli “sabredin” demek kolay. Asıl zor olan onlara güvenli bir gelecek bırakmak. Çünkü bir toplum, gençlerine umut veremiyorsa, kendi geleceğini de çoktan ipotek altına almıştır.
Ve bugün gençler geleceğe bakarken korkuyorsa, bu onların suçu değil. Bu, onlara sunulan hayatın ayıbıdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
TUĞÇE KAHYALAR
Bir kuşak, bir bavul kaygı
Bugünün gençleri hayal kurmayı bıraktı demek istemiyorum ama hayal kurarken bile araya korkularını sıkıştırıyorlar. Eskiden genç olmak; “ne olacağım?” sorusunu heyecanla sormaktı. Şimdi ise “olabilecek miyim?” diye soruyorlar. Aradaki fark, bir kuşağın ruh hâlini özetlemeye yetiyor.
Üniversite okuyan, dil bilen, staj yapan, kendini geliştirmeye çalışan milyonlarca genç var ama hepsinin cebinde aynı ağırlık duruyor: gelecek kaygısı. Diploması olan işsiz, iş bulabilen ama geçinemeyen, çalıştığı hâlde hayata tutunamayan bir nesil yetişti. Ve bu tabloya hâlâ “gençler çok şımarık” diye bakan bir anlayış var. Oysa gençler şımarık değil, yorgun. Umutları yıpranmış, sabırları tükenmiş, hayalleri ertelenmekten solmuş.
Bugün bir gence “gelecek planın ne?” diye sorduğunuzda aldığı cevaplar artık hayallerle değil, kaçış yollarıyla dolu. Yurt dışı, başka şehir, başka hayat… Çünkü bu ülkede kalıp tutunmaya çalışmak her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Barınmak lüks, yaşamak pahalı, hayal kurmak cesaret istiyor. Gençler sadece iş aramıyor; güvenli bir yarın arıyor.
En acı olanı da şu: Bu gençler tembel değil. Aksine her şeyi yapmaya hazırlar ama karşılarında tıkalı kapılar var. Torpilsiz ilerleyemeyen bir sistem, emeği değil tanıdığı ödüllendiren bir düzen… Böyle bir ortamda kimse geleceğe umutla bakamaz. İnsan, ne kadar çalışırsa çalışsın yerinde sayacağını hissederse hayal kurmayı bırakır. İşte gençlerin asıl krizi burada başlıyor.
Bir ülkede gençler geleceği konuşurken daha çok “nasıl kurtulurum?” diyorsa orada ciddi bir alarm çalıyor demektir. Çünkü gençlik bir toplumun aynasıdır. Onlar umutsuzsa, yarın da karanlıktır. Gençlerin gözlerinde artık heyecan değil, hesap yapma var. “Bu ay nasıl geçecek?”, “Bu maaşla ev tutulur mu?”, “Bu şehirde kalınır mı?”… Bunlar yirmili yaşların soruları olmamalıydı.
Ama hâlâ şunu görüyorum: Bu ülkenin gençleri vazgeçmiş değil, sadece yorulmuş. İçlerinde hâlâ üretmek, başarmak, iz bırakmak isteyen koca bir enerji var. Sadece bu enerjiyi harcayabilecekleri adil bir alan istiyorlar. Lütuf değil, hak; sabır değil, fırsat.
Gençlere sürekli “sabredin” demek kolay. Asıl zor olan onlara güvenli bir gelecek bırakmak. Çünkü bir toplum, gençlerine umut veremiyorsa, kendi geleceğini de çoktan ipotek altına almıştır.
Ve bugün gençler geleceğe bakarken korkuyorsa, bu onların suçu değil. Bu, onlara sunulan hayatın ayıbıdır.