Eskiden 20’li yaşlar, “hayatın başlangıcı” olarak anlatılırdı. Enerjinin yüksek olduğu, hayallerin büyük kurulduğu, risk almanın doğal sayıldığı yıllar… Şimdi ise birçok genç için bu yaşlar, daha yolun başında hissedilen bir yorgunlukla anılıyor. Garip ama gerçek: Daha başlamadan tükeniyoruz.
Peki neden?
Çünkü bizden beklenenler hiç olmadığı kadar fazla. Daha mezun olmadan kariyer planı yapmamız, birkaç dil bilmemiz, sosyal olmamız, üretken olmamız, kendimizi sürekli geliştirmemiz gerekiyor. Yetmiyor; mutlu da görünmeliyiz. Sosyal medyada kusursuz hayatlar izleyip, kendi eksiklerimizle yüzleşiyoruz her gün. Başkalarının “en iyi anları” ile kendi “en sıradan günümüzü” kıyaslaya kıyaslaya içten içe yoruluyoruz.
Bir yandan ekonomik kaygılar… Gelecek belirsiz, hayat pahalı, emek karşılığını bulur mu belli değil. Çalışıyoruz ama yetmiyor, çabalıyoruz ama tatmin olmuyoruz. Bu da insana şu hissi veriyor: “Ne yaparsam yapayım eksik kalacak.”
En tehlikelisi de şu: Dinlenmeyi bile suçlulukla yaşıyoruz. Bir gün hiçbir şey yapmadan durduğumuzda içimiz rahat etmiyor. Sürekli bir şeylere yetişme telaşı içindeyiz ama nereye yetiştiğimizi de tam bilmiyoruz.
Oysa 20’li yaşlar bir yarış değil. Kimse aynı hızda ilerlemek zorunda değil. Herkesin yolu, zamanı, yükü farklı. Ama biz bunu unutup hayatı bir listeye çevirdik: Mezun ol, iş bul, para kazan, kendini kanıtla… Ve bu listeyi yetiştiremeyen herkes kendini başarısız sanıyor.
Belki de sorun bizde değil. Belki de bu çağın dayattığı hızda.
Kendimize biraz daha insaflı olmayı öğrenmemiz gerekiyor. Yorulmak normal. Kararsız kalmak normal. Hatta bazen hiçbir şey yapmak istememek bile normal. Çünkü insan makine değil.
20’li yaşlar mükemmel olmak zorunda değil. Dağılabilir, değişebilir, hatta bazen durabilir. Çünkü bu yıllar sadece “bir şey olmak” için değil, aynı zamanda “kendini bulmak” için var.
Çünkü insan kendini bulmadan hiçbir yere gerçekten varamaz.
Ama biz, varmayı “yetişmek” sandık. Sürekli bir yerlere geç kalıyormuş gibi yaşadık. Sanki herkes bir trene binmiş de biz peronda kalmışız gibi. Oysa kimse aynı trene binmiyor, kimse aynı istasyona gitmiyor. Bunu kabul etmek zor geliyor ama gerçek bu.
Bir de şu var: Başarı tanımımız bize ait değil artık. Aileden, toplumdan, sosyal medyadan ödünç aldığımız hedeflerle yaşıyoruz. İyi bir iş, iyi bir maaş, düzenli bir hayat… Bunlar kötü şeyler değil elbette. Ama gerçekten bizim mi? Yoksa bize “olması gereken” diye mi öğretildi? İşte asıl yorgunluk burada başlıyor. İnsan, kendine ait olmayan bir hayatı taşımaya çalışınca ağırlaşıyor.
Ve kimse konuşmuyor ama 20’li yaşlarda kaybolmak da bu işin bir parçası. Ne istediğini bilememek, sürekli fikir değiştirmek, başladığın şeyi yarım bırakmak… Bunlar başarısızlık değil. Aksine, kendine giden yolun en gerçek halleri.
Belki de biraz cesur olmamız gerekiyor. Her şeyi aynı anda başarmaya çalışmaktan vazgeçmek, yavaşlamayı göze almak, hatta bazen geri adım atmak… Çünkü bazen en büyük ilerleme, durmayı bilmektir.
Kendimize şunu hatırlatmamız lazım: Hayat bir “yetiştirme” meselesi değil, bir “yaşama” meselesi. Ve yaşamak sadece üretmekten, başarmaktan, kanıtlamaktan ibaret değil. Hissetmek de yaşamak. Dinlenmek de. Hatta bazen hiçbir şey yapmadan durmak bile.
Belki de 20’li yaşların en büyük görevi şu: Kendine rağmen değil, kendinle birlikte yürümeyi öğrenmek.
Çünkü bu yolu ne kadar başkalarına benzemeye çalışarak yürürsek, o kadar yorulacağız.
Ama ne zaman ki kendi hızımızı kabul ederiz, işte o zaman gerçekten başlamış olacağız.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
TUĞÇE KAHYALAR
Daha başlamadan yorulduk
Eskiden 20’li yaşlar, “hayatın başlangıcı” olarak anlatılırdı. Enerjinin yüksek olduğu, hayallerin büyük kurulduğu, risk almanın doğal sayıldığı yıllar… Şimdi ise birçok genç için bu yaşlar, daha yolun başında hissedilen bir yorgunlukla anılıyor. Garip ama gerçek: Daha başlamadan tükeniyoruz.
Peki neden?
Çünkü bizden beklenenler hiç olmadığı kadar fazla. Daha mezun olmadan kariyer planı yapmamız, birkaç dil bilmemiz, sosyal olmamız, üretken olmamız, kendimizi sürekli geliştirmemiz gerekiyor. Yetmiyor; mutlu da görünmeliyiz. Sosyal medyada kusursuz hayatlar izleyip, kendi eksiklerimizle yüzleşiyoruz her gün. Başkalarının “en iyi anları” ile kendi “en sıradan günümüzü” kıyaslaya kıyaslaya içten içe yoruluyoruz.
Bir yandan ekonomik kaygılar… Gelecek belirsiz, hayat pahalı, emek karşılığını bulur mu belli değil. Çalışıyoruz ama yetmiyor, çabalıyoruz ama tatmin olmuyoruz. Bu da insana şu hissi veriyor: “Ne yaparsam yapayım eksik kalacak.”
En tehlikelisi de şu: Dinlenmeyi bile suçlulukla yaşıyoruz. Bir gün hiçbir şey yapmadan durduğumuzda içimiz rahat etmiyor. Sürekli bir şeylere yetişme telaşı içindeyiz ama nereye yetiştiğimizi de tam bilmiyoruz.
Oysa 20’li yaşlar bir yarış değil. Kimse aynı hızda ilerlemek zorunda değil. Herkesin yolu, zamanı, yükü farklı. Ama biz bunu unutup hayatı bir listeye çevirdik: Mezun ol, iş bul, para kazan, kendini kanıtla… Ve bu listeyi yetiştiremeyen herkes kendini başarısız sanıyor.
Belki de sorun bizde değil. Belki de bu çağın dayattığı hızda.
Kendimize biraz daha insaflı olmayı öğrenmemiz gerekiyor. Yorulmak normal. Kararsız kalmak normal. Hatta bazen hiçbir şey yapmak istememek bile normal. Çünkü insan makine değil.
20’li yaşlar mükemmel olmak zorunda değil. Dağılabilir, değişebilir, hatta bazen durabilir. Çünkü bu yıllar sadece “bir şey olmak” için değil, aynı zamanda “kendini bulmak” için var.
Çünkü insan kendini bulmadan hiçbir yere gerçekten varamaz.
Ama biz, varmayı “yetişmek” sandık. Sürekli bir yerlere geç kalıyormuş gibi yaşadık. Sanki herkes bir trene binmiş de biz peronda kalmışız gibi. Oysa kimse aynı trene binmiyor, kimse aynı istasyona gitmiyor. Bunu kabul etmek zor geliyor ama gerçek bu.
Bir de şu var: Başarı tanımımız bize ait değil artık. Aileden, toplumdan, sosyal medyadan ödünç aldığımız hedeflerle yaşıyoruz. İyi bir iş, iyi bir maaş, düzenli bir hayat… Bunlar kötü şeyler değil elbette. Ama gerçekten bizim mi? Yoksa bize “olması gereken” diye mi öğretildi? İşte asıl yorgunluk burada başlıyor. İnsan, kendine ait olmayan bir hayatı taşımaya çalışınca ağırlaşıyor.
Ve kimse konuşmuyor ama 20’li yaşlarda kaybolmak da bu işin bir parçası. Ne istediğini bilememek, sürekli fikir değiştirmek, başladığın şeyi yarım bırakmak… Bunlar başarısızlık değil. Aksine, kendine giden yolun en gerçek halleri.
Belki de biraz cesur olmamız gerekiyor. Her şeyi aynı anda başarmaya çalışmaktan vazgeçmek, yavaşlamayı göze almak, hatta bazen geri adım atmak… Çünkü bazen en büyük ilerleme, durmayı bilmektir.
Kendimize şunu hatırlatmamız lazım: Hayat bir “yetiştirme” meselesi değil, bir “yaşama” meselesi. Ve yaşamak sadece üretmekten, başarmaktan, kanıtlamaktan ibaret değil. Hissetmek de yaşamak. Dinlenmek de. Hatta bazen hiçbir şey yapmadan durmak bile.
Belki de 20’li yaşların en büyük görevi şu: Kendine rağmen değil, kendinle birlikte yürümeyi öğrenmek.
Çünkü bu yolu ne kadar başkalarına benzemeye çalışarak yürürsek, o kadar yorulacağız.
Ama ne zaman ki kendi hızımızı kabul ederiz, işte o zaman gerçekten başlamış olacağız.