“Kendine göre uygun bir din aramak”  anlamına geliyor.  İlerlemek, çağdaşlaşmak ve gerilerde kalma korkusuyla daha hızlı koşuşturma ve çalışmak anlamında da kullanıldığı vaki.

Para faizsiz ev kirasız” formülü “60 ve 70’li yıllarda epeyi tedavüldeydi. Müslümanlığın bazı konulardaki beton duvarlarını kırıp yeni ve modern bir formül olarak,  tedavüle sürenler oldu.

Köyden şehre akımın hızlandığı bir dönemdi, o yıllar. Satın alıcılar ve inşaatçılar, alım satımla ilgili karşılıklı problemlerini bu formülle hallettiler.

Günümüzün modern hayat tarzında, daha net ve anlaşılır ifadesiyle,  günün modasını takip eden bir kişi olarak anılmak isteyenler,  hangi işten olursa olsun, ceplerini doldurmalıydılar.

                                                     Xxx

Cumhuriyetin ilk yılları, bitip tükenmişliğe ve yokluklara karşı doyumluk çalışma yıllarıdır. Millet, sonu gelmez savaşlardan ötürü, hep aynı dertten, yoksulluk ve perişanlıktan muzdariptir.  Kimsenin bitmez tükenmez dertlerinden kurtulmak için kendine yeni bir din aramaya ihtiyacı yoktur. Koruyan Allah, elbet kendilerini de er geç,  kurtaracaktır.

       İkinci harp yıllarında ise, tarlanın üreticisi silah altına alınınca, geride kalanları tüketime yönelmiş. Yokluk ve yoksulluğun sebebi de budur. Üretimsiz tüketim... Ekmek almak için paranın yanında tahsis belgesi olan “karne”  kuponu da gerekir…

                                                             xxx

Tek parti iktidarı, daha başlangıçta, isyanları önlemek amacıyla milletin, dinine ve dindarına karşı baskıcı ve yasakçı politikasıyla, fakirhanesine sindirip,  sesini soluğunu kestirmiş.

Üretim eksikliği ekmeği karneye bağlarken, karaborsa ve ihtikar, tüccar takımına milyonerlik gömleğini giydiriyor. Savaş sonrasında, dünya ile birlikte Türkiye’de de, ABD’nin emriyle,  çok partili demokrasi kuruluyor.

Menderes’in bayrağı eline alıp “Yeter söz milletindir” demesiyle,  ezilen millet ayağa kalkıyor. Her zaman ve zeminde parası bol olanlar başa güreştiklerinden, işte o günlerden bugünlere, harp zengini, tüccar ve toprak ağaları, iktidarı ellerinde tutuyor.

Osmanlı Devleti’nin İngiliz’lerle 1853’de imzaladığı Ticaret Antlaşması’nın tohumladığı toprağımızda,  27 Mayıs’ı takiben, kompradorluk fidanları ağaç olmaya başladı…

                                                                 Xxxx

60’lı ve 70’li yıllar, kendisini adamdan saydırma umuduyla köylüyü şehirlere koşturan vahşi kapitalizmin ilk yıllarıdır. Köyden şehirlere kopanlar,  hazine arazilerini yağmalamaya başlar. Gecekonduculuk denilen kamu malı hırsızlığı da budur…

Bir süre burada yaşanarak biriktirilen para, “Satılık lüks daireci” müteahhitlere peşin ve nakit olarak verildiğinde, inşaatçı da,  kendisine faizsiz bir parça sermaye lütfeden müşterisine, kendisinin başkasından kiraladığı bir eve, kirasız “lüks daireye” buyur ediyor.

 “Ev kirasızdır, borç verilen para da faizsiz” yeni bir din yorumu.

Şartlar sana uymadığında, sen kendine uygun bir başka tanrının kulu olacaksın,  zamanın şartlarına uymak için…

                                                             Xxx

Uzunca bir süredir sağdan soldan kulaklarımıza çarpıyordu.

 “Üç bin lira ile bir haftada kırk beş milyon kazandı.

Diyanet İşleri Başkanı olsun, Ayasofya Baş İmamı olsun, bu ‘kazandıran’la ilgili fikir beyan etmediler. Dini, siyaset ile kamu görevini birbirlerine karıştırma suçu işlemekten çekindiler.

Bu ticaretten kimsenin canı yanmadığı ve şikayet eden de bulunmadığından, aklı sıra devlet de, bu işleri insan hakları temel kurallarına uygun gördü. 

Paranın coinleştirilmesini”!..

Hükümetlerin peşinde koştukları hedef, ülkenin refah seviyesini yükseltmek, vatandaşına da arzu ettiği her naneyi yedirtmek olunca, vatandaş da kendi refahını kendisi ayarladı.

Kendine uygun düşen reforme yeni dinlerinin gölgesinde..

Usta vatandaş, kişi hak ve hürriyetlerin gölgesinde bir “kazandıran kumpası”  düzenliyor, yeni dinin müntesipleri de, koştura koştura kendisine hazırlanan “kazanmak için kumpasına” vardığında, heyecandan yakasını kaptırıyor.

 “Kızını serbest bırakırsan ya davulcuya kaçar ya da zurnacıya” derler, ya. İşte öyle oluyor.

Başıboş bırakılmış türler iki trilyon lirasını bu ustaya kaptırıyor.

Haydi bakalım arayın da bulabildiğinizde sıkarsa açıklayın.

Suç kimin?

Atatürk’ün mü, İnönü’nün mü, Menderes’in mi, Demirel ya da Tansu’nun mu,  yoksa Erdoğan’ın mı?..

                                                    xxx                                         

Türk halkı daha henüz yeterince hak ve hürriyetlerini kullanma serbestliğine kavuşamadı.

Şimdi ona çalışıyorlar.

Eğer bir gün eşcinsel evliliğe kalkacak kadar evrilerek gelişirsek,  İmamoğlu, bu serbestliğin de tanınmasından yana imiş.

Geleceğin yeni tanrılarıyla kullarının egemenliğindeki bir devlette, laikliğe de ne gerek?..

                                               xxxx

Atatürk, gerçekte şimdilerde ölüyor, öldürülerek ölüyor…

İzinden gidenlere ne gam!..